Kant
Kant’a göre insan aklı dünyayı bütünüyle kuşatamaz. Nesneleri bize göründükleri hâliyle biliriz; Kant buna fenomen der. Fakat şeylerin kendi başına ne olduğu, yani kendinde şey, doğrudan kavrayışımızın dışında kalır. Bu yüzden Kant’ta sınırı basit bir engel olarak düşünmem. O sınır, düşüncenin haddini bildiren, insanı ölçüye çağıran bir kaya gibi yükselir. İnsan o kayaya çarpar, geri çekilir ve aklını orada disipline eder.
Aynı sınırda başka bir anlam da sezilebilir. Bilinmeyen, yalnızca yolumuzu kesen bir duvar değildir; ufkun başladığı yerdir. Her şeyi göremeyiz, fakat göremediğimiz şeyle ilişki kurabiliriz. Eksik görüş, düşüncenin sonu değil, onun derinleşme sebebidir. Hakikate yaklaşmanın bazen onu avuç içine almakla değil, çevresinde sabırla yürümekle mümkün olduğunu düşünürüm. Kant sınırı korur; daha sezgisel bakış ise o sınırın ötesinde beliren çağrıyı duyar.
Ahlak alanında bu ayrım daha belirgin hâle gelir. Kant, kategorik imperatif ile konuşur. Bu ilke, insanın eylemini yalnız kendi çıkarına göre değil, herkes için geçerli olabilecek bir yasa gibi düşünerek seçmesini ister. Başka bir deyişle Kant, ahlakı eğilimlerin değişkenliğine değil, aklın koyduğu ölçüye bağlar. İnsan iyi olanı hoşuna gittiği için değil, doğru olduğu için yapmalıdır. Burada sınırı, insanın arzularına çekilen ahlaki çizgi olarak görürüm.
Fakat ahlakı yalnızca bu çizgide bırakmak da bana eksik görünür. Şefkat, adalet duygusu ve erdem yalnızca kişisel tercihler değildir. Varlığın dokusuna sinmiş işaretler gibi görünürler. Kant insan aklını merkeze alır. Daha bütüncül bir düşünüş ise aklı, Mutlak’tan gelen daha geniş bir ışığın yüzlerinden biri sayar. Böylece ahlak, yalnızca kuralın soğuk düzeni olmaktan çıkar; insanın içinde kök salan bir dengeye dönüşür. Sınır davranışı dizginler, ufuk davranışa anlam verir.
Teleoloji meselesinde de aynı gerilimin sürdüğünü düşünürüm. Teleoloji, varlıkta ve doğada bir amaç düzeni olup olmadığını sorgular. Kant doğada amaçlılık sezildiğini kabul eder; canlıların yapısı, düzeni ve uyumu insana böyle bir izlenim verir. Fakat bu amaçlılığın bütünüyle kavranabileceğini söylemez. İnsan, özgür iradesiyle ahlak yasasına uydukça bu düzenle uyum kurar. Kant için amaçlılık, aklın önünde duran dikkatli bir sınırdır; sezilir, fakat bütünüyle sahiplenilemez.
Bu sezgi daha geniş bir ufka da taşınabilir. İrade, bütünüyle insana ait kapalı bir mülk gibi durmaz; daha büyük bir iradenin içinde yer alır. İnsana düşenin, kendisine ayrılan yeri tanımak ve o yeri işlemek olduğunu düşünürüm. Özgürlük burada sınırsız savrulma değildir. Verilen tohumu büyütme imkânıdır. İnsan kendi payını işledikçe çizgisini bulur; çizgisini buldukça ufka doğru yürür.
Estetikte Kant güzelliği öznel, fakat ortaklaşabilir bir yargı alanında düşünür. Bir şey güzel bulunur; çünkü kişisel beğeniyi aşarak ortak duyuda karşılık uyandırır. Ortak duyu burada herkesin aynı şeyi beğenmesi anlamına gelmez; insanlarda güzelliğe açık ortak bir sezgi alanı bulunduğunu gösterir. Güzellik, Kant’ta zorlayıcı bir bilgi değil, paylaşılabilir bir hazdır. Sınır burada beğeninin keyfiliğini dizginler.
Güzelliğin yalnızca algının sonucu olarak kalmadığını da sezerim. O, evrensel düzenin yüzeye vurmuş hâli gibi görünür. Güzellik, Mutlak’ın sessiz imzasıdır. Ona baktığımda yalnızca hoşlanmam; düzenin, uyumun ve ölçünün içime değdiğini hissederim. Göz biçimi görür, ruh o biçimde daha derin bir ahengi sezer. Kant güzelliğin ortaklaşabilir sınırını kurar; daha bütüncül düşünce ise güzellikte ufkun parıltısını görür.
Bilgi ve mantık tarafında Kant, aklın kategorilerini sağlam bir zemin olarak kurar. Kategoriler, insan zihninin deneyimi düzenlerken kullandığı temel kalıplardır: neden-sonuç ilişkisi, birlik, çokluk, zorunluluk gibi düşünme biçimleri bunlara örnek verilebilir. Bilgi, bu kalıplar sayesinde dağınık duyum olmaktan çıkar ve anlaşılır bir yapıya kavuşur. Aklın sınırını burada koruyucu bulurum; düşünceyi dağılmaktan kurtarır.
Yine de bu zeminin tek başına bırakılmaması gerektiğini düşünürüm. Sezgi, ilham ve sessizlik de bilginin kapısını aralayan eşiklerdir. İnsan yalnızca hesap ederek ilerlemez. Bazen susarak, bazen içinden gelen ince çağrıyı dinleyerek de gerçeğe yaklaşır. Akıl yolu çizer; fakat yolun üzerindeki gölgeyi her zaman akıl kaldırmaz. Sınır düşünceye biçim verir, ufuk ona yön kazandırır.
Kant ile daha sezgisel ve bütüncül düşünüşün aynı manzaraya farklı yerlerden baktığını görürüm. Kant sınırı gösterir; öteki bakış, o sınırın ardında uzanan genişliği hatırlatır. Kant insanı ölçüye çağırır; daha bütüncül düşünce, ölçünün içinde saklı daha büyük uyumu duyurur. Biri aklın disiplinini kurar, öteki bu disiplinin evrenle bağını açar.
Ben insanın bu iki bakış arasında yürüdüğünü düşünürüm. Bir yanında sınır vardır; onu taşkınlıktan korur. Öte yanında ufuk vardır; onu donukluktan kurtarır. Sorumluluk da bu yürüyüşte değişir. Yalnız insanın omzunda taşınan bir yük olmaktan çıkar, daha büyük bir düzen içinde yerini bulan bir paya dönüşür. Akıl bu payın sınırını gösterir. Sezgi onun derinliğini yoklar. İnsan ise ikisinin arasında, hem ölçülmüş hem çağrılmış bir varlık olarak kendi yolunu işler.





