CEMALKARA

Descartes

Descartes ve Düşüncenin Yolu

Descartes

Descartes ve Düşüncenin Yolu

Günlük hayatın içinde küçük bir kuşku belirdiğinde, zihnimin orada uzun süre oyalanmadığını fark ediyorum; hemen daha büyük bir soruya yöneliyor: “Ben buna ne kadar güveniyorum?” Descartes’ın da tam bu yürüyüşün izini sürdüğünü düşünüyorum. Elinde ne varsa önce masaya koyar. Taş gibi sağlam sandığını da, yıllardır doğru bildiğini de yoklar. Çünkü sağlam bir temel aranıyorsa, önce çatlayabilecek yerin görülmesi gerekir. Şüphe, onun düşüncesinde bir duvar değil, kapı gibi görünür. O kapının ardında ise insanın her şeyden kuşku duysa bile düşünmekten kaçamayacağını söyleyen o cümle belirir: “Düşünüyorum, öyleyse varım.”

Descartes’ın Tanrı anlayışını da bu arayışın içinde ele alıyorum. Tanrı, onun için yalnızca inancın konusu değildir; hakikatin üzerine düşen bir ışık gibidir. İnsan aklının kendi başına kolayca tökezlediğini düşünür. Bir yerde durur, başka yerde yanılır; kimi zaman kendi gölgesini bile gerçek sanır. Tanrı’nın varlığı bu akla bir dayanak sağlar. Böylece Tanrı, uzakta duran soyut bir fikir olmaktan çıkar; düşüncenin dağılmasını önleyen bir merkez hâline gelir.

Zihin ile beden arasındaki çizginin Descartes’ta belirgin olduğunu görüyorum. Zihin düşünür, tartar, kuşku duyar. Beden yer kaplar, hareket eder, mekanik bir düzen içinde işler. Zihin içe döner; beden dış dünyada görünür olur. Bu ayrım yalnızca felsefi bir başlık olarak kalmaz. İnsan, bilinç ve madde üzerine yapılan tartışmaların içine sızar ve hâlâ orada durur. Çünkü insanın ne olduğu sorusu, biraz da onun hangi yanının konuştuğuyla ilgilidir.

Descartes’ın aklı merkeze koyduğunu düşünüyorum. Ona göre bilgi, dağınık izlenimlerin içinden değil, düzenli düşüncenin içinden çıkar. Açık olmayan şeye hemen güvenmez. Bir fikir bulanıksa, zihin ondan geri çekilir. Sezgi ve duygu geri planda kalır; hakikat aceleyle gelen bir misafir gibi karşılanmaz. Hakikat ölçü ister. Sıra ister. Tutarlılık ister. Zihin bunları kurabildiği ölçüde sağlamlaşır.

Gerçeklik konusunda da tavrının keskin olduğunu anlıyorum. Duyular insanı kolayca yanıltabilir. Uzakta duran bir cisim başka görünür; karanlıkta aynı çizgi başka bir şeye dönüşür. Alışkanlık ise zihne kendi yanılgısını usulca giydirir. Bu yüzden gerçeğe ulaşmak için gözün ilk izlenimine değil, aklın sıkı tutuşuna yaslanmak gerekir. Gerçek olan, zihnin açık ve seçik biçimde kavradığı şeydir; geri kalanı sisin içinde kalır.

Burada Descartes’ın bıraktığı yerden başka bir düşünme kapısının da açılabileceğini seziyorum. Akıl elbette insan için sağlam bir merdivendir; fakat hakikat her zaman yalnızca basamak basamak yükselen düşüncenin sonunda belirmez. Bazen bir fikir, henüz adı konmadan önce içimizde doğru bir yere dokunur. Bazen sezgi, uzun bir akıl yürütmenin varacağı eşiğe daha erken ulaşır. Bu sezgiyi kör bir teslimiyet olarak görmüyorum; bağlamın, deneyimin, içsel birikimin ve henüz dile gelmemiş kavrayışın birlikte çalıştığı sessiz bir alan olarak düşünüyorum.

Bu bakışın aklı dışlamadığını, yalnızca onu tek hâkim kapı olmaktan çıkardığını düşünüyorum. Çünkü insan yalnızca hesaplayan bir zihin değildir. Düşünürken hatırlar, hisseder, bağ kurar, korkar, inanır, tereddüt eder. Hakikat de bu unsurların hiçbirine tek başına teslim edilemeyecek kadar geniştir. Descartes kesinlik ararken, başka bir düşünme imkânı kesinliğin yanında oluşu da önemser. Bir şey yalnızca açık ve seçik olduğu için değil, doğru bağlamda karşılık bulduğu için de anlam kazanır.

Bu nedenle şüpheyle açılan yolun her zaman kesinlikle kapanmak zorunda olmadığını düşünüyorum. İnsan bazen cevabı tamamlayarak değil, sorunun içinde kalarak olgunlaşır. Kimi hakikatler, emin olmanın rahatlığında değil; emin olamamayı da göze alan zihinde görünür. Çünkü bazen insanı ileri götüren şey bulduğu cevap değil, bırakamadığı sorudur.

Yazılar