John Locke’un tabula rasa dediği “boş levha” fikrini, insan zihnini böyle bir başlangıçla anlatan güçlü bir düşünce olarak görürüm. Locke’a göre zihin doğuştan yazılmış bilgilerle gelmez. İnsan bilgiyi yaşayarak, görerek, işiterek, dokunarak edinir. Epistemoloji, yani bilginin kaynağını ve sınırını inceleyen felsefe alanı açısından bu düşünce önemli bir kırılmadır. Çünkü Locke, bilgiyi gökten inen hazır bir hakikat olarak değil, deneyimle kurulan bir süreç olarak düşünür.
Gündelik bir örnek bunu daha açık gösterir. Bir çocuk ateşe ilk kez yaklaştığında sıcaklığı hisseder, elini geri çeker ve ateşin yakıcı olduğunu öğrenir. Bu sahnede Locke’un deneyim merkezli bilgi anlayışını görürüm. Bilgi burada duyularla başlar. Acı, sıcaklık, temas ve tekrar zihinde bir iz bırakır.
Fakat aynı sahneye biraz daha derinden baktığımda, çocuğun ateşi yalnızca duyularıyla öğrenmediğini de düşünürüm. Bedensel refleksleri, korkuya verdiği tepki, ailesinden duyduğu uyarılar ve içinde büyüdüğü kültür de bu öğrenmeye katılır. Başka bir deyişle deneyim bütünüyle boş bir yüzeye düşmez; o yüzeyin bir dokusu vardır. Genetik miras, insanın biyolojik geçmişinden taşıdığı yatkınlıkları; kültürel aktarım, aileden ve toplumdan gelen anlam kalıplarını; doğuştan eğilimler ise insanın bazı şeylere daha kolay yönelmesini ifade eder.
Locke’un ampirist çizgisi bilgiyi duyusal deneyime dayandırır. Ampirizm, bilginin temel kaynağını deneyimde arayan görüştür. Bu yaklaşımın gücünü kabul ederim; fakat onu tek başına yeterli görmem. Çünkü insan yalnızca temas eden, gören ve işiten bir varlık değildir. Aynı zamanda bağ kurar, sezer, yorumlar ve hayal eder.
Bir kuşun kanat sesini duymak deneyimdir. O seste göğe açılan bir özgürlük duygusu yakalamak sezgidir. Sezgi, doğrudan kanıtlanmadan kavranan içsel fark ediştir. Akıl yürütme, düşünceler arasında bağ kurarak sonuca ulaşma çabasıdır. Hayal gücü ise mevcut olanı aşarak yeni anlam ihtimalleri kurar. Bu yüzden bilgiyi yalnızca zihne eklenen parçalar toplamı olarak değil, insanın dünya ile kurduğu canlı ilişkinin ürünü olarak düşünürüm.
Bağlam burada belirleyici hâle gelir. Bağlam, bir olayın veya düşüncenin anlam kazandığı ilişki alanıdır. Aynı ateş, bir çocuk için tehlike, bir anne için korunması gereken ocak, bir filozof için dönüşümün simgesi olabilir. Deneyim aynıdır; anlam, karşılaşmanın içinde değişir. Burada gördüğüm temel nokta şudur: Bilgi deneyimle başlar; fakat deneyimi karşılayan yapı, anlamın yönünü değiştirir.
Locke’un doğal haklar anlayışında da insanı merkeze alan güçlü bir zemin bulurum. Doğal haklar, insanın yalnızca insan olduğu için sahip kabul edildiği temel haklardır: yaşam, özgürlük ve mülkiyet. Locke’a göre devletin temel görevi bu hakları korumaktır. Birey, iktidarın keyfine bırakılmış bir varlık değildir; dokunulmaz bir hak alanına sahiptir.
Bu hakları daha geniş bir varoluş düzeni içinde düşündüğümde, insanı yalnızca hak sahibi değil, aynı zamanda sorumluluk taşıyan bir varlık olarak da görürüm. Özgürlük, başıboş bir serbestlik değildir; insanın varlığını gerçekleştirirken diğer varlıkların alanını da gözetme bilincidir. İnsan kendi hayatını kurarken doğayla, toplumla ve evrensel düzenle ilişki içindedir.
Locke’un toplum sözleşmesi teorisi, insanların haklarını korumak için ortak bir siyasal düzen kurduğunu söyler. Toplum sözleşmesi, bireylerin güvenlik ve düzen için bazı yetkileri ortak bir otoriteye devretmesi fikridir. Bu fikri yalnızca insanlar arası bir hukuk anlaşması olarak düşünmem. İnsan, doğayla, geçmişle, gelecek kuşaklarla ve varoluşun bütünüyle de sessiz bir sözleşme içindedir.
Burada kozmik uyum kavramı devreye girer. Kozmik uyum, evrendeki parçaların birbirini yok etmeden daha büyük bir işleyişe katılmasıdır. İnsanı bu işleyişin dışında duran bağımsız bir merkez olarak görmem. İnsan; bilen, seçen ve eyleyen bir varlık olarak bütüne etki eder. Bu nedenle hak, sorumluluktan koparıldığında eksik kalır; özgürlük de yönünü kaybedebilir.
Locke’un modern düşünceye insan zihnini ve haklarını berrak biçimde düşünme imkânı sunduğunu kabul ederim. Bu berraklığı daha geniş bir ufka taşıdığımda, insanın deneyimle şekillendiğini; fakat deneyimi karşılayan bedensel, kültürel ve sezgisel dokuların da bulunduğunu görürüm. Bilgi gözlemle başlar, fakat bağlamla derinleşir. Hak bireyi korur, fakat birey de varoluşun bütünlüğü içinde sorumluluk taşır.
Böylece Locke’un boş levhasını bütünüyle boş bir yüzey olarak düşünmem. Onu, üzerine yazı yazılmayı bekleyen; fakat damarları çoktan oluşmuş bir yüzey gibi kavrarım. İnsan o yüzeye yalnızca dünyanın izlerini almaz; kendi varoluşunun dokusuyla o izlere biçim de verir.





