CEMALKARA.COM

Aşk, Cinsellik ve Sevgi Üzerine Bir Düşünme

Aşk, Cinsellik ve Sevgi Üzerine Bir Düşünme

Aşk, Cinsellik ve Sevgi Üzerine Bir Düşünme

Aşk, Cinsellik ve Sevgi Üzerine Bir Düşünme

Kendimi ve dünyayı kavrayışımın çoğu zaman bir illüzyonun içinden geçtiğini düşünüyorum. Bu illüzyonu, gerçeği gizleyen bir perde olarak değil, gerçeğe dokunma biçimlerinden biri olarak görüyorum. O perdeyi yırtmaktan çok, hangi ipliklerle dokunduğunu anlamaya çalışıyorum. Cinsellik, aşk ve sevgi de bu dokunun en yoğun iplikleri gibi duruyor. İnsan, bunlar aracılığıyla hem kendi varlığını hissediyor hem de o varlığın sınırlarını unutuyor.

Cinsellik: Bedenin Hafızasında Saklı Yanılsama

Cinselliğe yüklediğimiz anlamın yalnızca üreme dürtüsünden ibaret olmadığını düşünüyorum. Cinsellik, türün devamını sağlamak için biyolojik olarak kodlanmış olsa da zihin onu aşırı anlamlandırarak bu kodun üzerine yeni katmanlar ekliyor. Bir başka bedene yöneldiğimizde yalnızca dürtülerimize değil, kendi varoluşumuzun yankısına da yöneliyoruz. O çekim hissinin yalnızca “öteki”ne değil, içimizdeki eksikliğe de dokunduğunu seziyorum.

Bu yüzden cinselliği güçlü bir illüzyon olarak görüyorum: hem içgüdüsel hem de kutsallaştırılmış. Beden bir tapınağa dönüşüyor; arzular, bir ritüel gibi yaşanıyor. Oysa bu kutsiyetin içinde doğanın oyunu da var. İnsan “ben istiyorum” dediğinde bile çoğu zaman doğanın istemini yineliyor. Biyoloji konuşuyor, insan bunu aşk sanıyor.

Bu farkındalığın özgürleşmenin başlangıcı olabileceğini düşünüyorum; yine de özgürleşmenin kolay olmadığını kabul etmek gerekir. Çünkü insan kendini cinselliğin içinden de tanır. Cinsellik, varoluşun en doğrudan hissedildiği alanlardan biridir. Bu yüzden ondan kurtulmak, varoluşun en çıplak hâline dayanabilmeyi gerektirir. Budist düşüncenin “maya” dediği illüzyon da tam burada belirir: varlığın içine gömülmüş bir yanılsama. Cinsellik, bu yanılsamanın en derin biçimlerinden biri gibi görünür; hem en doğal hem de en sahte olanlardan biridir.

Aşk: Cinselliğin Ruh Giydiği Biçim

Aşkı, insanın cinselliğe anlam giydirme çabası olarak düşünüyorum. Bedensel dürtü, zihinsel bir yücelikle birleşir; böylece insan, arzunun etkisi altında olduğunu unutur. Aşk, doğanın insanı üremeye yönlendiren içgüdüsünü romantikleştirir. Bu yüzden aşk hem yüksek hem kırılgandır: kökleri topraktadır, ama gözleri göktedir.

Platon, aşkı ideaların dünyasına açılan bir kapı olarak görmüştü. Ben ise bu kapının çoğu zaman insanın kendi zihninde açılıp kapandığını düşünüyorum. İnsan “ideal” bir aşk ararken, kendi eksikliğini de idealleştirir. Her sevgi nesnesi, içimizdeki boşluğun bir aynasına dönüşebilir. Bu yüzden aşk, birleştirici olduğu kadar ayrıştırıcıdır da. Bizi bir başkasına yaklaştırırken aynı anda kendimizden uzaklaştırabilir.

Aşkı, insanın kendi bilincine karşı kurduğu en zarif yanılsamalardan biri olarak görüyorum. O, cinselliğin göğe yükselmiş hâli gibi görünür; ama temeli hâlâ topraktadır. İnsan âşık olduğunda, doğanın onu yönlendirdiği gerçeğini unutmak ister. Oysa aşk, doğanın en incelikli maskelerinden biri olabilir. Nietzsche’nin “güç istenci” dediği dürtü burada da işler; fakat bu kez arzu estetik bir biçim alır.

Aşkın insanı yücelttiğini düşünüyorum; çünkü o, yanılsamanın en güzel biçimlerinden biridir.

Sevgi: İllüzyonun Ötesinde Bir Sessizlik

Aşkın geçici, cinselliğin yanılgılı doğasının ötesinde sevgi diye bir kavram olduğunu düşünüyorum. Yine de bu kavramın bütünüyle güvenli olmadığını da görüyorum. Sevgi, insanın kendini aşma arzusunu barındırır; fakat bu arzu da insanın kendi varlığını anlamlandırma çabasına bağlıdır. “Koşulsuz sevgi” dediğimiz şey, bilincin kendi sınırlarını zorlamasıdır. Tamamen bencil olmayan bir sevgiyi düşünmek bile insan doğası açısından güçtür; çünkü her bağlanmada bir kendini tamamlama isteği saklıdır.

Sevgiyi, cinselliğin ve aşkın ötesinde bir farkındalık alanı olarak düşünebilirim; ama onu da kutsamak istemem. Sevgi de tıpkı diğerleri gibi bir inşa, bir anlamlandırma biçimidir. Farkı belki şudur: sevgi, anlamı yalnızca kendinde aramaz. O, bir tür sessizliktir; insanın illüzyonların farkına varıp onları artık yargılamadığı bir bilinç hâlidir.

Belki de sevgi, yanılsamayı aşmanın değil, onunla barışmanın adıdır.

İllüzyonun Anatomisi: İnsan Neden Aşka İnanır?

İnsan, aşkın ve cinselliğin birer yanılsama olduğunu sezse bile onlara inanmaya devam eder. Çünkü bu inanç, yaşamın anlamını taşır. Schopenhauer’in söylediği gibi, doğa insanı kandırır; bu kandırılma da türün devamını sağlar. Freud, bu kandırılmanın adını “libido” koymuştur. Nietzsche, onu güç istencine bağlamıştır. Sartre ise aşkın özünde bir sahip olma isteği gördüğünde, insanın özgürlükle tutku arasında sıkıştığını fark etmiştir. Bütün bu düşüncelerin farklı dillerde aynı noktaya yaklaştığını düşünüyorum: insan, doğa tarafından programlanmış bir varlıktır; aşk ve cinsellik de bu programın en zarif kodları arasındadır.

Budizm’in “maya” kavramı burada yeniden anlam kazanır: aşk ve cinsellik, varlığın kendini sürdürmek için kurduğu bir rüya gibidir. Bu rüyanın içinde insan hem en çok yaşar hem de en çok yanılır. Ama belki de yanılmak, yaşamın bedelidir.

Sonuç: Biyolojinin Şiiri, Bilincin Oyunu

Cinsellik, aşk ve sevgi; hepsi birer yanılsama, ama aynı zamanda birer hakikat biçimidir. Çünkü insanın çoğu zaman hakikate yanılsama aracılığıyla dokunduğunu düşünüyorum. Gerçeğin çıplak hâliyle yaşamak mümkün görünmez; zihin, anlam üretmeden var olamaz. Bu yüzden aşk da cinsellik de yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda ontolojik bir zorunluluk gibi belirir. İnsan, kendini bu oyunla var eder.

Bu oyunu reddetmekten çok anlamaya çalışıyorum. Çünkü anlamak, aşmanın ilk biçimi olabilir. Cinsellik, insanı dünyaya bağlayan zincirdir; aşk, o zinciri altından bir süsle gizler; sevgi ise zincir olduğunu kabul eden bilincin sessizliğidir.

İllüzyonun farkına varmak, onu yok etmek değil, onunla dans etmeyi öğrenmektir.

Belki de insanın en derin bilgeliği, tam da bu dansta gizlidir.

Yazılar