CEMALKARA.COM

Whitehead,Hartshorne ve Schelling’in Tanrı Anlayışları

Whitehead, Hartshorne ve Schelling’in Tanrı Anlayışları

Whitehead,Hartshorne ve Schelling’in Tanrı Anlayışları

Whitehead, Hartshorne ve Schelling’in Tanrı Anlayışları

Evreni anlamaya çalışırken gözüm çoğu zaman akışa takılır. Her şey hareket eder: tohum filizlenir, yıldız söner, düşünce belirir. Alfred North Whitehead evreni böyle bir süreç olarak kavrar. Onun düşüncesinde dünya donmuş bir yapı değil, sürekli oluş hâlindeki canlı bir düzendir. Organizmik Felsefe adını verdiği bu yaklaşımda Tanrı’nın ilksel doğası bütün olasılıkları taşır; sonuçsal doğası ise yaratılışta yaşanan her şeyle zenginleşir. Tanrı sürecin içindedir; fakat hiçbir âna hapsolmaz.

Whitehead’in düşüncesi, evreni hareket ve dönüşüm üzerinden okumama imkân verir. Yine de burada daha geniş bir kapının aralanabileceğini düşünüyorum. Tanrı’nın yalnızca süreçle açıklanamayacağını, ilahi muradın kimi zaman sessizlikte, kimi zaman açık işaretlerde tecelli ettiğini seziyorum. Toprağı süren, tohumu eken çiftçi verimi belirlemez; ama imkânın kapısını aralar. Varlık da böyle iç içe geçmiş bir alan gibi görünür. Her şey birbirine dokunur, her şey başka bir şeyin içinde yankılanır. Tanrı’nın kudreti ve hikmeti, çoğulluğun içinde de işler.

Whitehead’den ayrıldığım nokta burada belirginleşir. Whitehead’de Tanrı süreçle birlikte düşünülür; ben ise süreci, Tanrı’nın tecelli yollarından yalnızca biri olarak anlamaya çalışırım. Oluş önemlidir, fakat mutlak hakikati tüketmez. Evren akış hâlindedir; ancak bu akışın kendisi Tanrı’yı sınırlayan bir çerçeveye dönüşmez. Süreç, ilahi muradın işlediği alanlardan biridir; muradın kendisi değildir.

Charles Hartshorne Tanrı’yı çift kutuplu bir varlık olarak düşünür. Ona göre Tanrı’nın soyut özü değişmez; somut gerçekliği ise yaratılışla birlikte canlı, ilişkisel ve değişkendir. Evren Tanrı’nın dışında değildir; Tanrı evreni kuşatır, ama evrenle sınırlanmaz. Hartshorne’un panenteist yaklaşımı Tanrı’yı varlığa son derece yakın kılar. Acı çekenin acısına, sevinç duyanın sevincine kayıtsız kalmayan bir Tanrı tasavvuru ortaya çıkar.

Bu noktada ikiliği daha derinden sorgulamak gerektiğini düşünüyorum. Tanrı’nın değişmeyen özü ile değişen somutluğu arasında gerçekten kesin bir ayrım mı vardır, yoksa insan zihni aynı tecelliyi iki farklı dille mi kavramaktadır? Bu ayrımı katı bir bölünme olarak görmekte zorlanırım. Değişmezlik ve değişim, aynı bütünlüğün farklı görünüşleri olabilir. Tanrı, her anlık deneyimde parçalanarak değil, bütünlüğünü koruyarak işler.

Hartshorne’dan ayrıldığım yer de burada ortaya çıkar. Hartshorne Tanrı’yı ilişki içinde düşünen güçlü bir çizgi açar; fakat bu çizgide değişmez olanla değişen olan arasında hâlâ belirgin bir gerilim vardır. Ben bu gerilimi iki ayrı kutup olarak değil, tek bir bütünlüğün insan aklına farklı görünen iki dili olarak okumaya çalışırım. Tanrı’nın yakınlığı, O’nun değişebilir bir varlık hâline gelmesiyle değil, her şeyde işlek olan mutlak tecellisiyle anlaşılabilir.

Schelling doğayı Tanrı’nın kendini açığa vurduğu alan olarak görür. Doğa, Tanrı’dan kopuk bir sahne değildir; ilahi ifadenin canlı yüzüdür. Fakat Schelling’in geç dönem düşüncesinde mesele daha karanlık bir derinlik kazanır. Tanrı’da “zemin” ile “varoluş” arasında bir ayrımdan söz eder. Zemin, bilinçten önce gelen karanlık istemdir; varoluş ise bu zeminin açığa çıkmasıdır. Doğadaki çatışmalar, insanın içindeki gerilimler ve tarihin kırılmaları bu derin kaynaktan beslenir.

Schelling’in zemin ve varoluş ayrımını, iç içeliğin bir işareti olarak okumak mümkün görünüyor. Karanlık ile aydınlık birbirinden kopuk iki alan değil, mutlak bütünlüğün insan aklına ağır gelen iki yüzü olabilir. Doğadaki zıtlıklar Tanrı’da bir eksiklik olduğunu göstermez; daha çok kavrayışımızın sınırlı kaldığı derinliği sezdirir. Bu derinlik uzak olduğu için değil, her yerde işlediği için çoğu zaman fark edilmez.

Schelling’den ayrıldığım nokta ise Tanrı’daki karanlık zemin fikrinin nasıl anlaşılacağıyla ilgilidir. Schelling, doğadaki çatışmayı Tanrı’nın içsel yapısındaki bir ayrımla açıklamaya yönelir. Ben çatışmayı Tanrı’da bir iç bölünme olarak değil, yaratılışın çok katmanlı tecellisi olarak düşünmeye daha yakın dururum. Karanlık ve aydınlık, birbirini yok eden iki ilke değil; insanın sınırlı bilincinde ayrışmış görünen aynı mutlak hikmetin farklı yoğunlukları olabilir.

Doğayı, Tanrı’nın kudretinden geriye kalmış silik bir iz gibi değil, O’nun işlek tecellisi olarak düşünmek isterim. Çiftçi toprağı sürer, tohumu bırakır, emeğini verir. Sonra ani bir don gelir ve bütün hesapları bozar. İnsan burada kendi gücünün sınırına çarpar. Doğanın ardında işleyen hikmet, aklın tüm düzenleme çabasını aşan bir genişlik taşır. İslam düşüncesindeki illiyyun ve sidre kavramları da bu noktada anlam kazanır: Tanrı’nın bilgisi yaratılışı kuşatır; insanın bilgisi ise daima bir eşiğe kadar varır.

Whitehead, Hartshorne ve Schelling farklı yollardan aynı büyük soruya yaklaşırlar: Tanrı, evren ve oluş arasındaki bağ nasıl anlaşılmalıdır? Whitehead’de Tanrı sürecin içinden etkilenir ve zenginleşir. Hartshorne’da Tanrı evrenin acısını ve sevincini paylaşır. Schelling’de Tanrı doğada ve tarihte kendini açığa çıkarır. Ben bu üç çizgiyi daha derin bir bütünlük içinde düşünmeye çalışırım. Süreç, ilişki ve doğa önemlidir; fakat Tanrı bunlardan hiçbirine indirgenmez. Bunların hepsi tecellinin yollarıdır; tecellinin kendisini kuşatan son sınırlar değildir.

İnsan çoğu zaman yalnızca pencereden bakar. Bir hücrenin neden işlevsizleştiğini, bir kalbin neden durduğunu, bir olayın neden tam o anda gerçekleştiğini bütünüyle kavrayamayız. Hayat maddi düzenle açıklanabilir yönler taşır; fakat yalnızca maddi düzenle tüketilemez. Her açıklamanın gerisinde, açıklamayı mümkün kılan ama ona sığmayan bir sır kalır.

Bu sırrın saklı olduğu için değil, fazla açık olduğu için gözden kaçtığını düşünürüm. Tanrı’nın bilgisi geçmişi, bugünü ve geleceği yaratılışın her zerresinde kuşatır. İnsan bilgisi ise parçalıdır; bütünü ancak izlerden sezer. Eylemlerimiz, kararlarımız, acılarımız ve arayışlarımız Tanrı’nın bilgisinden ayrı değildir. Bu düşünce ne katı bir determinizme ne de özgürlüğün inkârına yaslanır. Varlık, mutlak bütünlük içinde, sonsuz çoğulluk ve ilişkisellik hâlinde açılır.

Tecelli, burada yalnızca Tanrı’nın kendini göstermesi anlamına gelmez. Aynı zamanda varlığın her an yeniden anlam kazanmasıdır. İç içelik, parçaların yan yana durması değil, her parçanın başka bir parçanın yankısını taşımasıdır. Mutlak bütünlük ise bütün farkları silen düz bir birlik değildir; farkların, gerilimlerin, oluşların ve sessizliklerin aynı ilahi hikmet içinde yer bulmasıdır.

Belki de bu üç filozofun asıl değeri, Tanrı’ya dair aklî yollar önermelerinde değil, aklın sınırını göstermelerinde yatar. Whitehead’in organizmik sistemi, Hartshorne’un panenteist teolojisi ve Schelling’in zemin-varoluş ayrımı birer son durak değildir. Her biri bizi bir eşiğe getirir. Bu yolları reddetmek yerine onları bir başlangıç olarak görmeyi daha doğru bulurum. Çünkü insan dili, sonsuzluğun önünde çoğu zaman yavaşlar. Tanım sonlu olanı kuşatır. Sonsuzluk karşısında ise bazen en doğru söz, suskunluğun kendisidir.

Yazılar