Güçlü düşüncelerin ardında her zaman bir açıklık bıraktığını düşünürüm. Rousseau da bundan ayrı değildir. Belki düşünme, en çok o açıklıklarda başlar. Onu reddetmek yerine daha geniş bir zeminde yeniden okumak gerekir. Eksik bıraktığı yerlere girmek, düşüncenin yönünü daraltmak yerine çoğaltmak mümkündür.
Rousseau’ya göre insan doğada saf, toplum içinde yaralıdır. İlk duyduğumda bu fikrin hem teselli ettiğini hem de huzursuzluk verdiğini hissederim. İnsana bir başlangıç verir, sonra o başlangıcın kaybını gösterir. Fakat insanı yalnızca bozulmuş bir varlık gibi görmek de, onu doğuştan iyiliğe yazılmış temiz bir sayfa gibi okumak da eksik kalır.
Doğanın insanın ham maddesi olduğunu düşünürüm. Ham olan şey değersiz değildir; içinde henüz açılmamış bir imkân taşır. İnsan çevresiyle, deneyimiyle, dokunduğu ve dokunulduğu her şeyle şekillenir. Daha derinde ise kendi kendine yetmeyen bu varlık, Yaradan’la kurduğu ilişki içinde tamamlanır. İnsanı anlamak için tek bir başlangıca bakmak yetmez; onun içindeki hareketi, dönüşümü ve çağrıyı görmek gerekir.
Toplumsal sözleşmeyi de buradan yeniden düşünürüm. Rousseau, bireyin özgürlüğünü ortak iyiliğe bağlar. Güçlü bir fikirdir bu; insana biraz mahcubiyet de hissettirir. Çünkü birey çoğu zaman özgürlükten söz ederken kendi rahatını düşünür, sonra da buna hak adını verir.
Rousseau’nun “genel irade” kavramı burada önem kazanır. Genel irade, tek tek kişilerin çıkarlarının toplamı değildir; toplumun ortak iyiliğe yönelen aklıdır. İnsan kendi dar arzusunu aşarak bu ortak iyiye katıldığında, Rousseau’ya göre daha yüksek bir özgürlük biçimine yaklaşır. Bu fikir, özgürlüğü keyfî davranıştan ayırır. Özgürlük, insanın istediğini sınırsızca yapması değil, kendisini daha büyük bir düzenin sorumluluğu içinde kurmasıdır.
Bu düşünceyi yalnızca toplum sınırında bırakmak istemem. İnsan yalnızca yurttaş değildir; varlığın bütünüyle ilişki içinde olan bir düğümdür. Toplumla yapılan sözleşmenin arkasında daha derin bir bağ olduğunu düşünürüm: insanın doğayla, zamanla, vicdanla, Yaradan’la ve kendi iç sesiyle kurduğu bağ. Rousseau’da genel irade toplumsal düzenin ahlaki merkezidir. Daha geniş bir okumada ise bu merkez büyür; ortak iyi, varoluşun bütünüyle uyum arayışına dönüşür.
İnsan bunu her zaman fark etmez. Fark etmemesi, ilişkinin olmadığı anlamına gelmez. Özgürlüğün, yurttaşın hakkı kadar varoluşun ritmiyle uyum kurabilme becerisi olduğunu düşünürüm. İnsan kendi iç sesiyle evrenin sesi arasında derin bir çatlak yaşamıyorsa, özgürlüğe yaklaşmış demektir.
Rousseau’nun eşitsizlik eleştirisinin bugün de yankısını koruduğunu görüyorum. Özel mülkiyetin doğaya vurulmuş ağır bir darbe olduğunu söylerken, insanın kendi kurduğu düzen içinde nasıl yabancılaştığını gösterir. Fakat eşitsizlik yalnızca tarihsel bir mesele değildir. İnsanlar aynı dünyaya gelir, ama aynı yerden başlamaz. Her biri başka bir imkânla, başka bir eksiklikle, başka bir yükle yürür.
Adaletin, herkesi aynı kalıba sokarak kurulamayacağını düşünürüm. Asıl mesele, her varlığın kendi potansiyeline uygun bir zemin bulabilmesidir. Böyle bakınca özgürlük, dış engellerin kalkmasından ibaret kalmaz; içteki imkânın tanınmasına dönüşür. İnsan bazen zincirlerinden değil, kendisine biçilen dar anlamdan kurtulmak ister.
Rousseau’nun doğaya dönüş çağrısını da bu yüzden değerli bulurum. Bu çağrı, medeniyetten kaçma isteği gibi okunursa eksik kalır. Orada daha çok bir arınma, sadeleşme, insanın kendi öz sesine yaklaşma arzusu vardır.
Doğayı yalnızca sığınılacak bir yer olarak görmem. Doğa, anlamın işlendiği canlı bir alandır. Taşın, suyun, rüzgârın, mevsimlerin ve döngülerin kendine özgü bir dili vardır. Doğa yalnızca bakılarak anlaşılmaz; dinlenerek anlaşılır. İnsan ona uzaktan bakan biri olarak kaldığında manzara görür. Biraz sustuğunda, biraz yavaşladığında, doğanın bir bilgi biçimi olduğunu fark eder. O zaman doğa romantik bir kaçış olmaktan çıkar, düşüncenin kendisine dönüşür.
Emile’deki eğitim anlayışını da buradan yeniden okurum. Rousseau, çocuğun doğasına uygun bir gelişimden söz ederken eğitimin zorlamaktan çok eşlik etmek olduğunu anlatır. Çocuk hazır kalıplara sokulacak bir nesne değildir; kendi zamanı, merakı ve iç yönelişi olan canlı bir varlıktır. Öğretmen, çocuğun önüne sürekli cevap koyan biri olmaktan çok, onun doğru soruyla karşılaşmasını sağlayan kişidir.
Bir çocuğun eline bir taş aldığını düşünelim. Yetişkin hemen “Bu taştır, serttir, yere düşer” diyebilir. Böyle yaptığında bilgi verir, ama çocuğun keşfini kısaltır. Oysa çocuk taşı tartar, yere bırakır, sesini dinler, başka bir taşla karşılaştırır. Merak önce bedenden geçer; el, göz ve dikkat birlikte çalışır. Eğitim burada başlar. Bilgi dışarıdan zorla yüklenmez; çocuğun kendi temasından doğar.
Bu noktada eğitime ilham ve anlam boyutunu da eklemek gerektiğini düşünürüm. Çocuk sadece bilgi alan bir varlık değildir. İçinde henüz adı konmamış bir yön taşır. İlham, o yönün ilk kıvılcımıdır. Akıl ise bu kıvılcımı dağıtmadan, aceleye getirmeden biçimlendiren güçtür. Gerçek eğitim, ezberin sert düzeniyle değil, anlamın sabrıyla kurulur. Öğrenciye bir şey yüklemekten çok, onun içinde belirmeyi bekleyen şeyi görünür kılmak gerekir.
Elbette bunun kolay olmadığını bilirim. İnsan kendisini bile güçlükle tanırken, bir çocuğun içindeki imkânı nasıl kolayca tanısın? Yine de eğitimin güzelliği tam burada başlar. Eğitim, kesin biçimde önceden hazırlanmış bir heykeli ortaya çıkarmak değildir; canlı bir varlığın kendi biçimini bulmasına dikkatle eşlik etmektir.
Rousseau’yu daha geniş bir ufukla birlikte düşündüğümde, onun insanın başlangıcını gösterdiğini görürüm. Bu başlangıcın evrenle, doğayla, toplumla ve iç sesle bağını açmak ise düşünceyi derinleştirir. Rousseau, insanın yarasını ve saflığını aynı cümlede tutar. Bu cümlenin etrafında ise daha geniş bir sessizlik vardır.
İnsanın; toplumla, doğayla, eğitimle ve kendi iç derinliğiyle birlikte düşünülmesi gerektiğine inanırım. Tek başına kalan her tanım eksik kalır. Belki de hakikate yaklaşmanın yolu, bir düşünürü yıkmak değil; onun bıraktığı yerden biraz daha yürümektir.





