CEMALKARA

Leo Strauss üzerine bir düşünme

Leo Strauss üzerine bir düşünme

Leo Strauss üzerine bir düşünme

Leo Strauss üzerine bir düşünme

Leo Strauss’un Persecution and the Art of Writing kitabına baktığımda, ilk anda “baskı dönemlerinde filozoflar nasıl yazdı?” sorusuyla karşılaşıyorum. Fakat metne biraz yaklaştıkça meselenin yalnızca sansür olmadığını görüyorum. Strauss’un asıl derdi, düşüncenin kendini korumak için nasıl iki katmanlı bir dille konuştuğudur: gözle görülen cümleler ve onların altında saklı, yalnızca dikkatli okura çarpan başka bir titreşim.

Kitap, felsefe ile siyaset arasındaki gerilimin tam içinden konuşur. Chicago Üniversitesi yayını, eserin merkezindeki sorunu açık biçimde şöyle özetler: Kitaptaki metinler, felsefe ile politika arasındaki ilişki etrafında döner; Strauss’a göre birçok filozof, özellikle de siyasal filozoflar, zulüm tehdidi altında en aykırı düşüncelerini metnin içine gizleyerek yazmıştır.

Strauss burada basit bir hileden söz etmez. Filozof korktuğu için yalan söylemez; hakikati taşıyabileceği bir kap arar. Çünkü açıkça söylenen söz, bazen hakikati kurtarmaz; onu doğrudan avcının önüne bırakır. Bu yüzden bazı metinlerde asıl anlam, cümlenin üstünde değil, cümlenin davranışında durur. Bir tekrar, bir çelişki, gereksiz gibi görünen bir vurgu, fazla sessiz bırakılmış bir yer… Bunlar yalnızca üslup kusuru değil, dikkatli okur için bir kapı olabilir.

Strauss’un “satır aralarını okumak” dediği şey, okurun da metne emek vermesini ister. Herkes için yazılmış bir dış yüz vardır; bir de acele etmeyen, metnin nabzını yoklayan okura açılan iç yüz. Bu nedenle Strauss’un kitabı yalnızca yazma sanatı üzerine değil, okuma ahlakı üzerine de bir kitaptır. Okur, metne hükmetmeye değil, onun sakladığı zorunluluğu anlamaya çağrılır.

Strauss’a göre baskı, düşünceyi bütünüyle susturamaz; kimi zaman onu daha incelikli, daha disiplinli ve daha katmanlı hâle getirir. Bu fikir bana şunu düşündürüyor: Hakikat her zaman düz bir yolda yürümez. Bazen açık alanda değil, dar geçitlerde kendini korur. Baskı, hakikati öldürmek ister; fakat bazı zihinlerde onu daha yoğun bir hâle getirir. Dışarıdan bakıldığında metin sakin görünür. İçeride ise kelimeler birbirine yaslanmış, susarak anlaşmış gibidir.

Strauss’un ilgilendiği isimler de rastlantı değildir. Kitapta Maimonides’in Guide for the Perplexed’i, Judah Halevi’nin Kuzari’si ve Spinoza’nın Theologico-Political Treatise’i gibi metinler üzerinden bu yazma biçimi incelenir. Chicago baskısının içindekiler listesi de bu çizgiyi gösterir: Girişten sonra “Persecution and the Art of Writing”, ardından Maimonides, Kuzari ve Spinoza üzerine bölümler gelir.

Maimonides örneği özellikle güçlüdür. Çünkü burada yalnızca felsefe ile siyaset değil, akıl ile vahiy arasındaki gerilim de belirgindir. Filozof, dini geleneğin içinde konuşur; fakat aklın sorularını da tamamen susturmaz. Tanrı’nın sıfatları, mucizeler ya da yaratılışın zamanı gibi meselelerde, yüzeyde geleneksel inancı tekrar ederken satır aralarında aklın kabul edebileceği daha inceltilmiş yorumlara kapı aralar.

Benzer biçimde Spinoza da teolojik-siyasal tartışmaların ortasında, kutsal metnin otoritesi ile felsefi aklın taleplerini aynı anda sahnede tutar. Görünürde vahyi yorumlarken, satır aralarında siyasal iktidarın ve dinî kurumların sınırlarını sorgular. Her iki düşünürde de açıkça kopamama ile tamamen teslim olmama hâli yan yanadır. Böylece metinler, iki dünya arasında kurulmuş ince bir köprüye dönüşür. Köprüden herkes geçer; ancak herkes aynı manzarayı görmez. Dindar okur geleneğin teyidini, felsefi okur ise bu teyidin içine gizlenmiş eleştirel ve sorgulayıcı bakışı görür.

Spinoza’da gerilim başka bir biçimde belirir. O daha açık, daha saldırgan, daha modern bir eşikte durur. Yine de Strauss için mesele aynıdır: Bir düşünür, hâkim kanaatlerin ortasında neyi ne kadar söyleyebilir? Hangi cümle kamuya, hangi cümle dikkatli okura yazılmıştır? Bir metnin gerçek niyeti, her zaman ilk okunuşta kendini teslim eder mi?

Bence Strauss’un kitabı modern okura da sert bir uyarı taşır. Günlük hayatta nasıl bir haberi yalnızca başlığına bakıp geçiyor, bir filmi türüne göre hızlıca kenara itiyor ya da bir insanı ilk dakikada giyimine göre “bizden” veya “değil” diye kodluyorsak, metinleri de çoğu zaman böyle hızlı tüketiyoruz. Cümleleri gerçekten ne söylediğini dinleyerek anlamak yerine, zihnimizdeki hazır klasörlere dağıtıyoruz.

“Dindar”, “seküler”, “muhafazakâr”, “radikal”, “rasyonalist”, “mistik” gibi etiketlerle metni bir rafa koyuyoruz. Tıpkı markette bir ürünü yalnızca markasına veya ambalajına bakarak seçmemiz ya da sosyal medyada bir paylaşımı sadece kimin yaptığını görüp içeriğini okumadan onaylamamız gibi davranıyoruz. Strauss ise rafı değil, çatlağı gösterir. Çünkü bazen yazarın asıl sözü, ait göründüğü rafı hafifçe yerinden oynatmasında saklıdır.

Bu durum, dışarıdan bakıldığında sıradan görünen bir arkadaş sohbetinde tek bir cümlenin herkesin alıştığı düşünme biçimini sessizce yerinden oynatmasına benzer. Ya da iş yerinde kimsenin sorgulamadığı bir kural hakkında sorulan basit bir “neden?” sorusunun bütün düzeni yeniden düşündürmesi gibi.

Strauss’un yaklaşımında bir tehlike de vardır: Her metinde gizli anlam aramak okuru paranoyaya sürükleyebilir. Bazen cümle gerçekten söylediği şeyi ifade eder; her çelişki bilinçli bir işaret, her suskunluk ezoterik bir sır değildir. Strauss’un yöntemi güçlüdür; ancak ölçüsüz kullanılırsa metni değil, okurun kendi varsayımlarını büyütür.

Bu tehlike kitabın değerini azaltmaz; aksine okuma disiplinini zorunlu kılar. Strauss, metnin saklı bir anlamı olabileceğini, fakat bunun keyfî biçimde icat edilemeyeceğini söyler. Tarih, baskı koşulları, yazarın dili, tekrar eden gerilimler, dönemin ortodoksisi ve metindeki tuhaflıklar birlikte okunmalıdır. Saklı olan sezgiyle değil, sabırla bulunur.

Bana göre kitabın temel iddiası şudur: Hakikat ile güvenlik her zaman örtüşmez. Bazı dönemlerde doğruyu açıkça söylemek, onu yok etme tehlikesi taşır. Bu durumda düşünür, hakikati doğrudan söylemek yerine metnin içine gizler. Bu gizleme bir kaçış değil, emanet etme yoludur. Yazar ölür, metin kalır ve uygun okur geldiğinde gizlenen anlam ortaya çıkar.

Strauss’un kitabı yalnızca eski filozofları anlatmaz. Bugün de baskı altında, ideolojik zorlamalar ve linç ortamlarında aynı soru karşımıza çıkar: İnsan hakikati nasıl söyler; açıkça mı, dolaylı mı, susarak mı, ima ederek mi? Bir başka soru da şudur: Hakikat, onu duymaya hazır olmayan kişiye doğrudan söylendiğinde aynı hakikat olarak kalır mı?

Bu kitap bana, düşüncenin her zaman açıkça konuşmadığını gösteriyor. Kimi zaman saklanarak, kendini koruyarak yol alır. Metinler önce kapalı durur; fakat okur dikkatini gerçekten verdiğinde yavaş yavaş açılır ve kendini gösterir.

Yazılar