CEMALKARA

Achille Mbembe ve Panlektik Bakış: Ölüm Siyasetinden Bütünsel Yaşama

Achille Mbembe ve Bütünsel Bakış: Ölüm Siyasetinden Bütünsel Yaşama

Achille Mbembe ve Panlektik Bakış: Ölüm Siyasetinden Bütünsel Yaşama

Achille Mbembe ve Bütünsel Bakış: Ölüm Siyasetinden Bütünsel Yaşama

Achille Mbembe’nin düşüncesini ele alırken, modern dünyanın en rahatsız edici gerçeklerinden biriyle karşı karşıya kaldığımı düşünüyorum: Ölümün bile siyasetin dışında kalmadığı bir çağda yaşıyoruz. Mbembe’nin “nekropolitika” kavramıyla görünür kıldığı mesele, iktidarın yalnızca yaşamı düzenlemekle yetinmediğidir. İktidar, kimi zaman kimin yaşayacağını, kimin ölüme terk edileceğini ve ölümün hangi koşullar altında gerçekleşeceğini de belirler. Bu düşünce, yaşamın tarafsız ve eşit biçimde korunmadığı bir dünyayı anlamama yardım ediyor.

Bu çerçevede dünya, bütünlüğünü kaybetmiş ve parçalanmış bir alan gibi görünür. Bazı yaşamlar korunmaya değer sayılırken, bazı yaşamlar gözden çıkarılabilir hale gelir. İnsanlar kimliklerine, coğrafyalarına, tarihsel konumlarına ya da toplumsal yerlerine göre farklı kategorilere ayrılır. Bu ayrımlar yalnızca düşünsel düzeyde kalmaz; kimi insanların daha kolay unutulmasına, daha kolay dışlanmasına ve daha kolay feda edilebilir görülmesine yol açar. Mbembe’nin işaret ettiği ölüm siyaseti, tam da bu nedenle soyut bir kavram değil, yaşamın en somut ve acı taraflarına dokunan bir teşhistir.

Bu parçalanmışlığa karşı, yaşamı daha bütünsel kavramaya çalışan bir düşünme biçimine ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Böyle bir bakış, yalnızca tek tek bireylerin acılarına odaklanmakla yetinmez; o acıların insanlığın ortak varoluşunda nasıl iz bıraktığını da görmeye çalışır. Bir insanın dışlanması, yalnızca o kişiye yapılmış bir haksızlık olarak kalmaz. Aynı zamanda insanlığın ortak ruhunda, ortak vicdanında ve ortak hafızasında bir yara açar. Bir toplumun unutulmuş ya da bastırılmış hafızası da bütünüyle kaybolmaz; kolektif bilincin derinliklerinde yankılanmayı sürdürür.

Bu noktada Mbembe’nin teşhisi ile bütünsel bir yaşam anlayışının birbirini tamamladığını düşünüyorum. Mbembe, iktidarın ölüm üzerinden işleyen düzenini görünür kılar. Bu görünürlük önemlidir; çünkü ölüm siyaseti çoğu zaman olağan, zorunlu ya da kaçınılmazmış gibi sunulur. Oysa bu düzenin nasıl kurulduğunu görmek, ötekileştirilenlerin kaderini yalnızca belirli bir grubun sorunu olarak değil, tüm varoluşun ortak meselesi olarak anlamaya imkân verir. Bir topluluğun değersizleştirilmesi, insanlığın geri kalanını ahlaki olarak dışarıda bırakmaz; aksine herkesin paylaştığı yaşam alanını daraltır.

Mbembe’nin sömürge sonrası Afrika düşüncesinde vurguladığı yaşayan hafıza da bu yüzden önemli görünür. Hafıza yalnızca geçmişte olup bitenlerin kaydı değildir; geleceğin nasıl kurulacağını da etkiler. Köleliğin izleri, travmalar ve yıkımlar, yalnızca bunları doğrudan yaşamış halkların deneyimiyle sınırlı kalmaz. Bu deneyimler, insanlığın kolektif bilincinde kalıcı yankılar bırakır. Bu yankıları yalnızca bireysel çığlıklar olarak değil, birbirine temas eden acıların ortak sesi olarak okumaya çalışıyorum.

Böyle bakıldığında, geçmişin acıları bugünden kopuk değildir. Unutulmuş ya da bastırılmış hafızalar, toplumsal ilişkilerin içinde yaşamaya devam eder. Dışlanmış olanın hikâyesi yalnızca geçmişin karanlık bir sayfası değildir; bugünün adalet, yaşam ve insanlık anlayışını da sınayan bir çağrıdır. Bu nedenle hafızayı yalnızca yas tutmanın alanı olarak değil, daha geniş bir sorumluluğun başlangıcı olarak düşünmek gerekir.

Sonuç olarak, Mbembe’nin felsefesi ile bütünsel bir yaşam yaklaşımı yan yana geldiğinde bir çelişkiden çok derin bir yüzleşme ortaya çıkar. Ölüm siyasetiyle hesaplaşmadan yaşamın daha geniş ve ortak anlamına ulaşmanın zor olduğunu düşünüyorum. Çünkü yaşamı gerçekten savunmak, yalnızca korunmuş hayatları değil, gözden çıkarılmış hayatları da düşünmeyi gerektirir. Bu yüzleşme, insanlığın ortak yaşamını daha dikkatli, daha alçakgönüllü ve daha geniş bir bilinçle kavramaya davet eder.

Yazılar