
Eşiğin Ötesinde: Âdem’in Ölüm Sonrası İlk Anları
Âdem, eşiği geçtiğini bir kapının açılmasından, göğü yaran bir ışıktan ya da kendisini çağıran görkemli bir sesten anlamadı. Her şey, neredeyse fark edilmeyecek kadar sessiz gerçekleşti. Yanında yürüyen adam bir süre sonra görünmez oldu; yol ortadan kalktı, zaman geri çekildi. Âdem yine de ilerlediğini hissediyordu. Hareket etmiyordu belki, fakat geride bıraktığı şeylerden uzaklaşıyordu.Önce ağırlığını kaybetti.
Omuzlarında yıllardır duran görünmez yük bir anda çekildi. Hastalıkların, pişmanlıkların, yarım kalmış konuşmaların ve söylenememiş sözlerin ağırlığı bedeninden değil, doğrudan varlığından ayrıldı. Ayağının altındaki zemin kayboldu. Düşmeye hazırlandı; dizlerini kasmak, ellerini bir yere uzatmak istedi. Fakat artık ne dizleri vardı ne de tutunabileceği bir çıkıntı.
Yine de düşmedi.
Çünkü burada aşağı diye bir yer yoktu.
Bir süre, yıllarca kafeste tutulmuş bir kuşun açık kapının önünde beklemesi gibi kaldı. Özgürlüğe çıkmıştı ama uçmayı henüz hatırlamıyordu. İnsan bedeni yalnız etten ve kemikten oluşmuyordu; yönleri, mesafeleri, korkuları ve alışkanlıkları da bedenle birlikte öğreniyordu. Şimdi bedeni yoktu ama onun eski emirleri hâlâ Âdem’in içinde yankılanıyordu: Tutun. Nefes al. Başını kaldır. Arkana bak.
Başını kaldırmaya çalıştı.
Yukarı yoktu.
Arkasına dönmek istedi.
Arka da yoktu.
Sonra yüzünden ince bir serinlik geçti.
Bir yüzü bulunmadığını biliyordu. Ten yoktu, yanak yoktu, saçlarını kıpırdatacak hava yoktu. Buna rağmen o esintiyi hissetti. Serinlik ona dışarıdan dokunmadı; doğrudan içinden geçti. Sanki görünmez bir el, varlığının en derin yerindeki perdeyi hafifçe aralamıştı.
Rüzgârla birlikte kokular geldi.
Güneşte ısınmış Tokat toprağı…
Avlunun taşlarına sinen yaz serinliği…
Akşamüstü bir evin mutfağından yükselen yemek kokusu…
Yağmurdan sonra toprağın içinden çıkan o koyu, nemli nefes…
Hatıralar görüntüler hâlinde belirmiyordu. Bir fotoğraf albümünün sayfaları gibi düzenli değillerdi. Her biri bir kokuya, bir sese, bir sıcaklığa dönüşmüş; yerlerinden kopmuş parçalar gibi çevresinde dönüyordu. Âdem, çocukluğundaki taş avluya aynı anda hem çok yakın hem de sonsuz derecede uzak olduğunu hissetti.
Rüzgâr yeniden içinden geçti.
Bu kez bir isim bıraktı:
Beyhan.
İsim duyulduğu anda boşluğun rengi değişti. Gerçekte ortada renk yoktu; fakat Âdem, çevresindeki karanlığın içinden soluk bir sıcaklığın yükseldiğini sezdi. Beyhan’ın gece lambasının altında ona uzattığı fincanı gördü. Parmaklarının kupaya değdiği yeri, çayın yüzünden yükselen buharı, kadının konuşmadan önce dudaklarında beliren kısa tereddüdü hatırladı.
Beyhan onun hayatındaki taş olmuştu.
Âdem kendisini hep su sanmıştı: Akan, yol arayan, biçim değiştiren, hiçbir kaba bütünüyle sığmayan bir su. Beyhan ise ona yön veren, akışını durdurmadan kıyı oluşturan taştı. Şimdi o taş dünyada kalmış, su kıyısından ayrılmıştı.
Âdem ilk kez ölümün yalnız ölen kişiye ait olmadığını anladı. Ölüm, gidenin başına gelen bir olay değildi sadece. Geride kalanların odalarında, sofralarında ve ellerinde çoğalan bir eksiklikti. Beyhan’ın bir sabah uyanıp yatağın boş tarafına bakışı da onun ölümüne dâhildi. Tunç’un babasına benzeyen suskunluğu da. Esin’in kitapların arasında dedesinin sesini araması da.
“Ben öldüysem,” diye düşündü, “onların içinde sızlayan şey nedir?”
Cevap gelmedi.
Fakat rüzgâr yeniden döndü.
Bu kez yalnız Beyhan’ı değil, hayatında dokunduğu herkesi taşıyordu. Babasının cetvelle hizalanmış masası, annesinin mutfaktan gelen sesi, Mavi’nin buğulu bir camda kaybolan yüzü, Tunç’un çocukken elini tutuşu, Esin’in sorularını dinlerken gözlerinde oluşan dikkat…
Âdem, hayatı boyunca benliğini kendi zihninin içinde aramıştı. Kim olduğunu fikirleriyle, seçimleriyle, başarılarıyla ve yaralarıyla açıklamaya çalışmıştı. Şimdi bunların hiçbirine tek başına ulaşamıyordu. Anıları vardı ama onları tutacak bir beyin yoktu. Sevgisi vardı ama çarpacak bir kalp yoktu. İsmi vardı fakat onu çağıracak bir ağız bulunmuyordu.
O hâlde Âdem kimdi?
Bir isim mi?
Bir hatıralar toplamı mı?
Yoksa başka insanların içinde bıraktığı biçimlerin görünmez kesişimi mi?
Panlektik düşüncesinin yıllarca kurmaya çalıştığı önerme, şimdi bir fikir olmaktan çıkmış, doğrudan varoluşuna dönüşmüştü: Gerçeklik, nesnelerin içinde değil, ilişkilerin dokusunda beliriyordu. Âdem artık bir beden değildi. Beyhan’ın özleminde, Tunç’un susuşunda, Esin’in merakında ve Veysel’in hatırlayışında dağılan bir ilişkiler ağıydı.
Bu düşünce onu rahatlatmadı.
Önce ürpertti.
Çünkü ilişkiler çözülürse kendisi de çözülecekti. Son insan onu unuttuğunda Âdem’den geriye ne kalacaktı? Adı artık hiçbir dudakta söylenmediğinde, kitapları okunmadığında, bir fotoğraftaki yüzü tanınmadığında varlığı sona mı erecekti?
Korku, bedensizliğin içinde tuhaf bir biçimde yayıldı. Derisi olmadığı hâlde soğudu; kalbi olmadığı hâlde daraldı. Dünyadaki korkular insanı bir köşeye sıkıştırırdı. Burada köşe yoktu. Bu yüzden korku onu sıkıştırmadı; bütünüyle içine aldı.
Tam o sırada, boşluğun içinde hafif bir ışık belirdi.
Işık bir yerden doğmadı. Uzakta değildi. Âdem’in içinden geçerek çoğaldı. Onu aydınlatmıyor, içindeki sınırları görünür kılıyordu. Çocukluğu, gençliği, aşkları, kayıpları ve başarıları ayrı ayrı sahneler olmaktan çıktı. Hepsi, aynı kumaşa dokunmuş farklı iplikler gibi bir arada duruyordu.
Zaman çözülmüştü.
Mavi’yi ilk gördüğü an ile ölüm haberini aldığı an aynı uzaklıktaydı. Babasının ona kitap uzatan eliyle hastane yatağında duyduğu son ses birbirine değiyordu. Esin’in çocukluk kahkahası, henüz doğmamış bir geleceğin içinden yankılanıyordu.
Âdem, geçmişin geride kalmadığını gördü. Geçmiş, insanın içinde biçim değiştiren canlı bir maddeydi. Bazı hatıralar acı olarak, bazıları merhamet olarak, bazıları ise başka bir insanın kaderinde verilen bir karar olarak yaşamayı sürdürüyordu.
Artık yürümüyordu.
Fakat bir yere yaklaşıyordu.
Orada ne bir mahkeme vardı ne de kendisini bekleyen altın bir kapı. Sorularını yanıtlayacak mutlak bir ses de duyulmuyordu. Karşısında yalnızca genişleyen bir bilinmezlik vardı.
Âdem hayatı boyunca bilinmeyeni çözmeye çalışmıştı. İlk kez onu çözmeden içinde kalmayı denedi.
Direnci yavaşça gevşedi.
Suya bırakılmış bir bedenin, çırpınmayı bıraktığında yüzeye yükselmesi gibi, Âdem de boşluğun kendisini taşımasına izin verdi. Benliğini, ismini ve geçmişini avucunda tutmaya çalışmaktan vazgeçti.
Sonra anladı:
Ölüm, insanın her şeyi kaybettiği an olmayabilirdi.
Belki ölüm, kendisine ait sandığı hiçbir şeyin yalnızca kendisine ait olmadığını gördüğü andı.
Rüzgâr bir kez daha içinden geçti.
Bu kez bir isim getirmedi.
Yalnızca sıcak, derin ve tanıdık bir his bıraktı.
Âdem, onun sevgi olduğunu bildi.
Ve ilk kez sevgiyi taşıyan bir bedene ihtiyaç duymadan, sevginin içinde kaldı.


