
Bir Dünya Tasarlarken Pangu’yu Yazmaya Başlamak
Bir roman yazıyorum.
Bitirmeye de yaklaştım. Ancak Pangu’ya başlarken bir roman yazarı gibi hareket ettiğimi söyleyemem. Aklımda belirli bir olay örgüsü, başından sonuna kadar tasarlanmış bir kahraman ya da anlatmak istediğim tek bir büyük macera yoktu.
Önce bir dünya vardı.
Bugünkü düzenin gelecekte nasıl bir biçim alabileceğini düşünüyordum. Teknolojinin geliştiği, savaşların azaldığı, insanların daha güvenli ve daha uzun yaşadığı bir dünya… Dışarıdan bakıldığında başarılı, hatta insancıl görünen bir düzen. Fakat bu düzen, insanın hayatını kolaylaştırdıkça onun yerine karar vermeye, neyi arzulayacağını belirlemeye ve itiraz etme ihtiyacını ortadan kaldırmaya başlıyordu.
Baskının açık olmadığı bir gelecek düşünüyordum. İnsanların susturulmadığı, fakat konuştuklarında da hiçbir şeyi değiştiremedikleri bir dünya. Hapishanelerin azaldığı, çünkü gözetimin insan davranışına suç ortaya çıkmadan önce yerleştiği bir düzen. Özgürlüğün kaldırılmadığı, ama konforun içinde yavaşça gereksizleştirildiği bir çağ.
Hiper-Realistik Dünya böyle doğdu.
Bu dünyanın karşısına ne koyacağımı ise henüz bilmiyordum. Teknolojiye düşman, geçmişe dönmek isteyen romantik bir toplum kurmak istemiyordum. İnsanlığın bütün bilgisini reddeden bir kurtuluş fikri bana inandırıcı gelmiyordu. Aradığım şey, teknolojiyi ortadan kaldıracak bir karşı dünya değildi. Teknolojinin hangi ahlaka, hangi iktidar anlayışına ve hangi insan tasavvuruna bağlanacağını yeniden soracak bir medeniyetti.
Pangu fikri bu arayıştan çıktı.
Afrika’nın romanın merkezine yerleşmesinde Patrice Lumumba’nın hikâyesi belirleyici oldu. Onun hayatında beni çarpan şey yalnızca genç yaşta öldürülmesi değildi. Kongo’nun bağımsızlığını savunan, ülkesinin kaynakları üzerinde kendi halkının söz sahibi olmasını isteyen bir insanın karşısında ne kadar büyük ve görünmez bir düzenin harekete geçtiğini görmekti.
Lumumba’nın cesareti tartışılmazdı. Fakat cesaret, sistemin işleyişini durdurmaya yetmemişti. Bir ülke bağımsızlığını ilan etmiş, kendi bayrağını göndere çekmişti. Buna rağmen eski sömürge düzeni başka kanallardan işlemeye devam etmişti. Madenler, sermaye, diplomasi, istihbarat, yerel çıkar grupları ve uluslararası kurumlar aynı düğümün içinde hareket ediyordu.
Lumumba’nın hikâyesi bende hayranlıktan çok huzursuzluk yarattı.
Bir halkın bağımsızlığı neden kendi başına ayakta kalamıyordu?
Sömürgeci güç çekildiğinde sömürge gerçekten sona eriyor muydu?
Bir ülke, kendi toprağı üzerinde yaşarken nasıl kendi evinde kiracı hâline geliyordu?
Pangu’nun Afrika’sı bu soruların içinden çıktı. Ancak Lumumba’nın hikâyesini geleceğe taşıyıp yeniden anlatmak istemedim. Onun karşılaştığı sorunu başka bir çağın araçlarıyla yeniden düşündüm. Geleceğin sömürgeciliği asker göndererek başlamayabilirdi. Elektrik götürebilir, hastaneler kurabilir, güvenlik sağlayabilir, şehirleri birbirine bağlayabilirdi. İnsanlara yaşamak için ihtiyaç duydukları her şeyi verirken, kendi başlarına yaşayabilme yeteneklerini ellerinden alabilirdi.
Böyle bir düzende sömürgecilik, zulüm olarak değil hizmet olarak görünürdü.
İnsanlar kendilerine yardım eden sisteme neden karşı çıksınlardı? Hayat daha düzenli, sokaklar daha güvenli, tüketim daha kolay hâle gelmişse özgürlük kaybı nasıl fark edilecekti? Bir toplumun itiraz etme iradesi zorla kırılmadan da köreltilebilir miydi?
Romanın asıl çatışması burada belirdi.
Fakat yalnızca dışarıdan kurulmuş bir tahakkümü anlatmak da yeterli gelmedi. Afrika halklarını bütün iradeleri ellerinden alınmış masum kurbanlar olarak yazmak, onları bir kez daha edilgen nesnelere dönüştürmek olurdu. Dış müdahalenin yanında içeride yerleşen bekleme alışkanlığını, sorumluluğun sürekli başka bir güce bırakılmasını ve karşılıksız görünen yardımların zamanla bir hayat biçimine dönüşmesini de düşünmek gerekiyordu.
İnsan uzun süre başkalarının kararlarıyla yaşadığında yalnızca kaynaklarını kaybetmiyor. Karar verme kası da zayıflıyor.
Bu düşünce beni Yohannes’e götürdü.
Yohannes önce bir karakter olarak değil, bir soru olarak ortaya çıktı: İnanç, insanı edilgenleştirmeden ona nasıl güç verebilir? Tanrı’ya güvenmek ile sorumluluğu Tanrı’ya bırakmak arasındaki sınır nerededir? Dua, insanı dünyadan çekiyor mu, yoksa dünyaya karşı daha ağır bir yük mü yüklüyor?
Onu bu nedenle bir siyasetçi ya da asker olarak değil, rahip olarak düşündüm. Büyük bir dönüşüm fikrinin, iktidardan önce insanın içindeki teslimiyetle hesaplaşması gerekiyordu. Yohannes’in meselesi dinin doğruluğunu kanıtlamak değildi. İnancın, eylemden kaçmanın dili hâline geldiği noktada neye dönüştüğünü görmekti.
Pangu’nun ilk ilkeleri onun zihninde oluştu: bilinç, eylem ve yapı.
Bilinç olmadan halk kolayca başka bir gücün aracı hâline gelebilirdi. Eylem olmadan bilinç, kendi doğruluğundan hoşnut bir düşünce olarak kalırdı. Yapı kurulmadan yapılan her devrim ise kurucularının ömrüyle sınırlı olurdu.
Tesfaye bu üçgenin iktidarla karşılaşmasından doğdu.
Yohannes’in düşündüğü şeyi gerçekleştirecek kişinin yalnızca temiz niyetli olması yetmezdi. Sistemin içine girmesi, onun dilini öğrenmesi, kendisini düşmana faydalı göstermesi ve yıllarca yanlış anlaşılmayı kabul etmesi gerekiyordu. Böyle bir insanın dışarıdaki düşmanla mücadele ederken içeride neye dönüşeceği, romanın en ağır sorularından biri oldu.
Tesfaye’yi yazdıkça kurtuluşun da kendi ahlaki tehlikesini taşıdığını gördüm. Bir halkı özgürleştirmek için iktidarı ele geçiren kişi, halkın neye ihtiyacı olduğunu ondan daha iyi bildiğine inanmaya başlayabilirdi. İnsanları sömürgeciden kurtarırken onları kendi tasarımının içine kapatabilirdi. Merhamet, denetlenmediğinde otoritenin en ikna edici gerekçesine dönüşebilirdi.
Tesfaye bu yüzden yalnızca bir kahraman değildir. Kurduğu düzen kadar kendi içinde de sınanan bir insandır.
Baybars ise düşünceyle iktidarın arasına sahayı getirdi.
Kurulan her düzen kâğıt üzerinde tutarlı görünebilir. Algoritmalar riskleri hesaplayabilir, komuta merkezleri kusursuz planlar hazırlayabilir. Fakat gerçek hayat, planın içine girmeyen ayrıntılardan oluşur. İnsan korkar, yanlış anlar, gecikir, paniğe kapılır. Toprak çöker. Hava değişir. Sessizlik bazen güvenliği değil, yaklaşan saldırıyı gösterir.
Baybars’ı, sistemlerin dışarıda bıraktığı bu insan ve tabiat payını taşıması için kurdum. Veriye düşman değildir. Veriyi putlaştırmaz. Babasından düzeni, annesinden görünmeyeni okumayı öğrenir. Pangu’nun askerî aklı olurken asıl görevi savaş kazanmak değil, kurulan medeniyetin kendi kusursuzluk iddiasına teslim olmasını engellemektir.
Roman böyle genişledi.
Bir karakter başka bir soruyu, o soru başka bir kurumu doğurdu. Enerji ağlarını düşünürken merkezi iktidarı; su sorununu düşünürken kıta içi dayanışmayı; ulaşımı düşünürken sömürgeciliğin yalnız kaynaklara değil, kaynakların hangi yöne aktığına da hükmettiğini fark ettim. Afrika’nın madenlerini kontrol etmesi yeterli değildi. Enerjinin, bilginin, tarımın ve ticaretin kıtanın içinde dolaşabilmesi gerekiyordu.
Sömürge döneminde yapılan yollar çoğu zaman iç bölgelerden limanlara uzanıyordu. Yönleri dışarı bakıyordu. Pangu’nun yolları ise Afrika’nın ülkelerini birbirine bağlamalıydı. Böylece dünya tasarımı yalnız siyasal bir gelecek olmaktan çıktı. Enerji, su, ulaşım, yapay zekâ, inanç, eğitim ve savunmanın aynı ahlaki mimari içinde düşünülmesi gereken bir medeniyet tasavvuruna dönüştü.
Romanı yazarken bazı düşüncelerin beni daha önce tanımadığım tartışmalara götürdüğünü de gördüm. Fanon, Said ve Gramsci’yi Pangu’nun temel dünyası ortaya çıktıktan sonra daha yakından okudum. Onlarda karşılaştığım şey, romanın kaynağı değil, yazarken sezdiğim bazı sorunların daha önce açılmış düşünsel yollarıydı.
Fanon’da sömürünün insanın içine kadar ilerleyişini, Said’de bir toplumun kendisi hakkında üretilen dış anlatının içine hapsedilişini, Gramsci’de ise iktidarın yalnız zorla değil, normal kabul edilen düşüncelerle ayakta kalışını gördüm. Bu karşılaşma bana bir etkilenme hikâyesinden daha değerli bir şey verdi: Kurduğum dünyanın, benden önce sorulmuş büyük sorularla nerelerde temas ettiğini gösterdi.
Pangu’yu belirli bir düşünürün fikirlerini kurmacaya dönüştürmek için yazmadım. Roman beni zamanla o düşünürlerin yanına götürdü.
Yazma süreci benim için önceden bildiğim bir cevabı hikâyeleştirmek olmadı. Kurduğum dünyanın içinde düşünmeye başladım. Karakterlerin önüne koyduğum kararlar, benim de kolayca cevaplayamadığım sorunlara dönüştü. Tesfaye bazen tasarladığım sınırı aştı. Yohannes’in inancı, başlangıçta düşündüğümden daha siyasî ve daha varoluşsal bir ağırlık kazandı. Baybars ise Pangu’nun yalnız dış düşmanlara karşı değil, kendi merkezileşme eğilimine karşı da korunması gerektiğini gösterdi.
Başlangıçta başka türlü bir gelecek tasarlamak istiyordum.
Şimdi ise o geleceğin mümkün olup olmadığından çok, mümkün olduğunda insanı neye dönüştüreceğini düşünüyorum.
Bir toplum edilgenlikten çıkarken kendi iradesini nasıl kurar?
Güç, şovenizme dönüşmeden taşınabilir mi?
Teknoloji insanı doğadan koparmadan ilerleyebilir mi?
Merhamet, gücü zayıflatmadan; güç de merhameti ezmeden aynı düzende yaşayabilir mi?
Ve en önemlisi, dünyayı değiştirmeye girişen insan kendi içindeki iktidar arzusunu tanıyabilir mi?
Pangu’yu yazma hikâyem, hazır cevaplarla başladığım bir yolculuk değil. Lumumba’nın hayatının içimde bıraktığı rahatsızlığın, geleceğe dönük bir dünya tasarımıyla birleşmesiyle başladı. Sonra o dünya insanlarını, çelişkilerini ve bedellerini istedi.
Ben de onları yazmaya başladım.


