
Eşiğin İki Yanındaki Adam
Ertesi gün göğsüne bir ağrı girdi. Birden. Nefesi daralınca onu Yeni Mahalle Devlet Hastanesi’ne götürdüler.
Acilde sedye hızla ilerledi. Tekerler zeminin ek yerlerinde sarsılıyor, birileri kollarına dokunuyor, göğsünü yokluyor, tansiyon aletini bileğine geçiriyordu. O günün ardından hastanenin içinde birbirine benzeyen yirmi iki gün başladı.
İlk günlerde genel serviste kaldı. Doktorlar kısa konuşuyor, odadan çoğu kez birkaç cümleyle çıkıyordu. Beyhan, Tunç ve Esin her gün geldi. Kimi gün temiz çamaşır getirdiler, kimi gün evden birkaç küçük şey. Çoğu zaman yatağın çevresinde oturup onunla aynı odada bulunmak yetiyordu. Fethi’yle Yasin de sık sık uğradı; suyunu değiştirdiler, eksiklerini tamamladılar, gerektiğinde kapının önünde beklediler.
İlk hafta sesi hâlâ bildikleri Âdem’in sesiydi. Birkaç cümleden sonra yoruluyor, nefesini topluyor, sonra kaldığı yerden devam ediyordu.
Bir gün Beyhan, Tunç ve Esin yanındayken başını yastıktan biraz kaldırdı.
— Şuradan bir çıkayım… Hep beraber Tokat’a gidelim.
Beyhan yüzüne baktı.
— Tokat şimdi mi düştü aklına?
Âdem’in ağzının kenarı belli belirsiz kıpırdadı.
— Ne zaman düşecekti? Burada tavana baka baka mı öleceğiz?
Beyhan gülmek istedi. Gülüşü yarıda kaldı.
Koridordan geçen metal bir tepsinin sesi odaya kadar geldi.
Âdem gözlerini yeniden ona çevirdi.
— Eski günleri konuşuruz. Sen de bana bir şarkı söylersin.
Beyhan elini yatağın kenarına koydu.
— Hele sen bir çık şu hastaneden. Sana Tokat’ı da buluruz, şarkıyı da.
Tunç babasının elini iki eli arasına aldı.
— Sen toparlan da baba. Gerisini bize bırak.
Âdem oğlunun elini hafifçe sıktı.
— Bak, bunu unutma sonra.
— Unutmam.
Esin konuşmadan sandalyeyi yatağa biraz daha yaklaştırdı. Elini dedesinin elinin üzerine koydu. Sıcaklık hâlâ oradaydı.
Günler ilerledikçe nefesi daha sık kesilmeye, ağrılar birbirine yaklaşmaya başladı. Bir süre sonra onu yoğun bakıma aldılar.
Görüşler kısaldı. Kapının önündeki bekleyiş uzadı. İçeride cihazların aynı aralıklarla tekrarlanan sesi, dışarıda aynı koridor ve aynı duvarlar vardı. Son günlerde gözlerini de açamaz oldu.
Esin bir gün yine sandalyesini yatağa yaklaştırdı. Dedesinin elini avucuna aldı. Derisi incelmişti; avucundaki sıcaklık hâlâ direniyordu.
Başını biraz eğdi.
— Dede… Tokat’a gidersek bu kez beni bırakmak yok. Ben de geleceğim.
Parmaklarının arasında herhangi bir hareket hissetmedi.
Bir süre öylece oturdu.
Cihaz aynı aralıkla ötmeye devam etti.
Tam o sırada, Âdem’in dünyayla arasındaki bağ incelirken, kapının eşiğinde birinin varlığı belirdi. Yüzü seçilmiyordu. Orada duruyor ve bekliyordu.
Sonra bir ses geldi.
— Âdem.
Ses sert değildi. Fakat kaçabileceği hiçbir yer bırakmıyordu.
— Beni tanıyor musun?
Ses kulaklarından çok göğsünün içinden yükseliyordu. Âdem’in içinde uzun süredir kapalı duran bir yer açıldı. Sakladığı, ertelediği, kendi kendine başka isimler verdiği ne varsa oraya doluştu.
Yıllardır insan kendine kaç kere hesap sorabilirdi?
Akıl hemen çalışmaya başladı. Eski gerekçeler, şartlar, mecburiyetler… Zamanında onu rahatlatan cümleler birer birer geldi. Fakat burada hiçbirinin eski ağırlığı yoktu. Her biri ağzında biraz tutulmuş, tadı kaçmış sözler gibiydi.
Kalbi hızlandı.
Bir yanıyla anlatmak, bir yanıyla susmak istiyordu.
Adam bekledi.
Sonunda yürümeye başladılar.
Bir süre sonra adam sordu:
— Yaşadığın hayata baktığında ne görüyorsun?
Âdem yüzünü ona çevirdi.
— Hepsinden emin olduğumu söylersem yalan olur.
Adamın bakışı değişmedi.
Âdem nefesini topladı.
— Yanıldığım çok şey var. Belki bazı şeyleri eksik yaşadım. Bazılarını da geç anladım. Ama yaşadığım hayat benimdi. Acısı da benimdi, sevinci de. En azından kendimi başkasının hayatını yaşamış gibi avutmadım.
Adam birkaç adım daha yürüdü.
— Peki şimdi ne bekliyorsun?
Âdem’in gözleri doldu. Gözünü kaçırmadı.
— Karşılama falan bilmiyorum. Bir açıklama belki.
Dudaklarını birbirine bastırdı.
— Aslında… içimde yıllardır taşıdığım şu ağırlığın ne olduğunu anlamak istiyorum. Hepsi bu.
— Anlarsan hafifleyecek misin?
Âdem bir an düşündü.
— Belki. Belki de daha ağır gelecek. Ama hiç olmazsa ne taşıdığımı bileceğim.
Adam başını hafifçe çevirdi.
— Özgür müydün?
Soru Âdem’i durdurdu.
Uzun süre cevap aradı.
— Ben öyle sanıyordum.
Adam bekledi.
— Uzun yıllar özgürlüğü seçmekle karıştırdım. İstediğim şeyi yapabiliyorsam özgürdüm. Kararı ben veriyorsam özgürdüm. Sonra dönüp baktım… Kararı veren ben, o kararı verecek hâle nasıl gelmişti?
Adam ilk kez hafifçe kaşlarını kaldırdı.
Âdem devam etti.
— Dua ederken isteyen bendim. Buna inanıyordum. Sonra bir gün aklıma şu düştü: Ya dua etme isteğini de bana O verdiyse?
Bir an sustu.
— Affettiğim insanlarda da aynı şeyi yaşadım. “Ben bağışladım,” diyordum. Peki o bağışlayacak kalp nereden geldi?
Adamın sesi bu kez daha yakındı.
— Öyleyse sen ne yaptın?
Âdem hafifçe güldü.
— İşte orası canımı sıkıyor.
Adamın yüzünde küçücük bir merak belirdi.
— Neden?
— Çünkü insan kendine çok pay çıkarıyor.
Bakışlarını önündeki belirsizliğe çevirdi.
— Şimdi özgürlüğü bana ayrılmış boş bir alan gibi görmüyorum. Daha çok içine alınmışım gibi geliyor. Seçiyorum, evet. İstiyorum. Karar veriyorum. Ama bunların hepsi daha büyük bir iradenin içinde gerçekleşiyor olabilir.
— Bu sana özgürlük gibi mi geliyor?
Âdem bu kez uzun düşünmedi.
— En özgür olduğum zamanları hatırlıyorum. Hepsinde biraz bıraktım kendimi.
Adam ona baktı.
— Neyi bıraktın?
— Her şeyi kontrol etme derdini.
Âdem’in yüzü yumuşadı.
— Belki benim için özgürlük buydu. Sahip olmak değil. Teslim olabilmek.
Adam birkaç adım sessiz yürüdü.
— Gideceğin yerde de özgür olacağına inanıyor musun?
— İnanıyorum.
— Neden?
Âdem ellerine baktı.
— Çünkü artık tutacak pek bir şeyim kalmadı.
Bir süre sonra gülümsedi.
— Meğer insanın eli boşalınca omuzları da hafifliyormuş.
Adam bu sözün üzerinde durmadı.
— Bunca yıl felsefeyle uğraştın. Değdi mi?
Âdem dönüp ona baktı.
Soruyu beklemiş gibiydi.
— Sen söyle.
— Soruyu ben sordum.
Âdem başını salladı.
— Peki.
Bir süre yürüdü.
— Her şey O’nun iradesi içindeyse, benim bu kadar düşünmem de onun dışında olamaz. Aramam, şüphe etmem, aynı soruyu yıllarca başka başka yerlerden kurcalamam… Hepsi o hayatın içindeydi.
Adamın yüzünde herhangi bir onay aramadı.
— Düşünmeyi bazen kırılmış bir oyuncağı tamir etmeye benzettim. Çocuk eline alır ya… Parçayı zorlamaz. Önce nereden koptuğuna bakar. Sonra yerine oturtmaya çalışır. Ben de öyle yaptım sanırım.
— Neyi tamir ettin?
Âdem’in adımları yavaşladı.
— İşte ondan emin değilim.
Adam sustu.
— Uzun süre dağılmış şeyleri toparladığımı düşündüm. Fikirleri, kendi hayatımı, Tanrı’yla aramdaki o tuhaf ilişkiyi… Belki bir başkasının yarasına da değiyordur diye umdum.
Başını eğdi.
— Sonra insan kendinden de şüphe ediyor. “Ya bütün bunlar yalnızca benim kafamın içinde dönüp duruyorsa?” diyor.
Adam hemen sordu:
— Sen öyle mi düşünüyorsun?
Âdem ağzını açtı, sonra vazgeçti.
Birkaç adım sonra cevap verdi.
— Korktuğum zamanlarda, evet.
— Neden korkuyorsun?
— Bunca yıl bir şeylere dokunduğumu sandım. Ya elim hep havadaysa?
Adamın bakışı Âdem’in üzerinde kaldı.
— Yine de devam ettin.
— Mecburdum.
— Kim mecbur etti?
Âdem bu kez güldü. Kısa, yorgun bir gülüştü.
— İşte yine aynı yere geldik.
Adam da çok hafif gülümsedi.
Âdem başını kaldırdı.
— Bazı şeyleri sonuca varmak için düşünmedim. Kendimi kaybetmemek için düşündüm. Bazen bir fikrin üzerine eğilip onu gerçekten anlamaya çalışmak bile insana yaklaşmanın bir yolu oluyor.
Bir süre yürüdüler.
Âdem kendi kendine konuşur gibi devam etti:
— Hep merak ettim… Ben kendi varoluşumun peşinde koşarken başkasının hayatında bir iz bıraktım mı? İnsan kendi boşluğunu anlamaya çalışırken, farkında olmadan başka birinin boşluğuna dokunabilir mi?
Adam hemen cevap vermedi.
Sonra:
— Sence?
Âdem omuzlarını hafifçe kaldırdı.
— Olabilir.
Adam bekledi.
— Ama o “olabilir”in ne kadarı hakikat, ne kadarı insanın kendini teselli etmesi… orasını ayıramıyorum.
Bir süre sonra Âdem’in yüzünde başka bir düşünce belirdi.
— Bir şey daha var.
— Söyle.
— Bazen düşündüm… Benim düşüncelerim O’nun kelâmından kalan bir yankı olabilir mi?
Adam başını çevirdi.
— Yankı?
— Evet.
Âdem eliyle boşlukta küçük bir hareket yaptı.
— Asıl ses başka. Benimki ondan dönüp gelen şey. Duvara çarpıyor, şekli biraz değişiyor, gecikiyor… ama kaynağında yine o ses var.
Adam baktı.
— Zihninden geçen her şeyi Tanrı’ya mı bağlıyorsun?
Âdem hemen cevap vermedi.
— İz taşıyor olabilir, diyorum. Aynı şey değil.
Sesi biraz kısıldı.
— Eğer öyleyse benim “benim” diye sahiplendiğim düşünceler, daha büyük bir sözün içinde küçücük titreşimlerden ibaret olabilir.
Adam onun yüzündeki ürpermeyi gördü.
— Bu düşünce hoşuna mı gidiyor?
Âdem başını yana eğdi.
— Yarısı gidiyor.
— Öbür yarısı?
— Korkuyor.
Adam bekledi.
Âdem nefes verdi.
— Çünkü insana çok büyük bir yer veriyor gibi görünüyor. Sonra bir bakıyorsun, sana ait sandığın şeylerin sayısı giderek azalıyor.
Sessizlik aralarına yeniden yerleşti.
Bir süre sonra adam konuştu:
— Tanrı’yla aranın iyi olduğuna inanıyordun.
Âdem başını kaldırdı.
— İnanıyordum.
— Neye dayanıyordu bu?
Soru, öncekilerden daha doğrudan geldi.
Âdem bir süre adamın arkasındaki belirsizliğe baktı.
— Kendimi hiçbir zaman bütünüyle yalnız hissetmedim.
Adam bir şey söylemeyince devam etti.
— Cevap beklediğim dualar oldu. Uzun süre beklediğim de. Bazen istediğim şey olmadı. Bazen yıllar sonra dönüp baktım ve istediğim şeyin yerine başka bir şeyin geldiğini gördüm.
Adam sordu:
— Ya hiçbir şey gelmediyse?
Âdem’in yüzünde küçük bir hareket oldu.
— O zaman da sessizlik kaldı.
— Sessizlik cevap mı?
Âdem bu soruda durdu.
— Benim için bazen öyleydi.
— Nasıl bir cevap?
Âdem kelimeleri seçti.
— Bazen “hayır” gibi geldi. Bazen beklemek gibi. Ama uzaklık gibi hissettirmedi.
Adam başını hafifçe eğdi.
— Hissettirmedi?
Âdem ellerini birbirine geçirdi.
— Evet. Çünkü ne zaman O’na seslensem içimde bir karşılık oluyordu. Kulakla duyulan bir şeyden söz etmiyorum.
— His?
— Histen biraz daha kalıcı bir şey.
Adamın bakışı keskinleşti.
Âdem devam etti.
— Hislerim çok değişti. Öfkem değişti. İnancımın biçimi bile değişti. Ama o… hep aynı yerde kaldı.
Gözleri doldu.
Bu kez bakışlarını kaçırdı.
— Galiba Tanrı’yla en çok konuştuğum zamanlar ağzımdan hiçbir şey çıkmadığı zamanlardı.
Adam sessizce dinledi.
Âdem başını kaldırdı.
— O suskunluğun içinde duyulduğumu hissediyordum. Benim için ilişki biraz buydu.
Adam bir süre yürüdü. Ardından ses tonu yeniden sertleşti.
— Panlektik felsefeyi kurarken hep ilişkilere baktın. Bağlama, zamana, şeylerin birbirini nasıl değiştirdiğine…
Âdem onu dikkatle dinledi.
— Evet.
— Peki şunu ne kadar düşündün, Âdem? Tanrı yarattığı her şeyle tek tek ilgileniyorsa? Seninle de.
Âdem’in yüzünde hafif bir şaşkınlık belirdi.
— Çok düşündüm.
— Sonuç?
Âdem başını kaşıdı; eski bir alışkanlık gibi.
— Sonuç dediğin şeyi benden istemesen?
Adamın dudaklarında kısa bir gülümseme belirdi.
— Bunca yıl sonuç aradın.
— Aradım da buldum demedim.
Sesindeki eski Âdem bir anlığına geri gelmişti.
Sonra ciddileşti.
— Panlektik düşüncede bir şeyi, başka şeylerle kurduğu ilişkiden koparmamaya çalıştım. İnsan da öyle. Fikir de. Bir olay da. Gerçeklik, ilişkilerin içinde açılıyordu bana.
Adam sordu:
— Tanrı da mı?
Âdem gözlerini kıstı.
— Orada dikkatli olmak lazım.
— Neden?
— Çünkü Yaratan’ı yarattıklarıyla aynı düzleme koyarsam baştan yanlış yaparım.
Bir an bekledi.
— Ama Yaratan’la yaratılan arasında bağ bulunduğuna inanıyorum. Hatta belki o bağın bizdeki adı ruhtur.
Adam hemen yakaladı.
— “Belki” mi?
Âdem ona baktı.
— Evet, belki. Her şeye kesin isim vermek zorunda mıyız?
Adam sustu.
Âdem devam etti:
— Ruh dediğimiz şeyi bütünüyle tanımlayabildiğimi söyleyemem. Ama onsuz düşündüğümde sistem eksik kalıyor.
— Nasıl?
— Düzen var. Sebep var. Sonuç var. Zaman akıyor. İlişkiler kuruluyor. Her şey çalışıyor.
Elini göğsünün üzerine koydu.
— Ama bir şey yaşamıyor.
Adam uzun süre ona baktı.
— Tanrı’nın seninle özel olarak ilgilendiğini mi düşünüyorsun?
Âdem’in kaşları hafifçe çatıldı.
— “Özel olarak ilgilenmek” sözünü nasıl anlayacağımız önemli.
Adam bekledi.
— Eğer bizde O’ndan gelen bir şey varsa, onun yalnızca bizi var ettiğini düşünmek bana eksik geliyor. Bizi birbirimize bağlayan şeyin kaynağı da orada olabilir.
— Ruh?
Âdem başını salladı.
— Ruh. Ya da bizim o bağı anlatmak için verdiğimiz ad.
Bir süre sonra yüzüne yorgun bir gülümseme yerleşti.
— Panlektik bana ilişkileri gösterdi. Ruh ise o ilişkilerin niçin boş gelmediğini düşündürdü.
Adam gözlerini önlerine çevirdi.
Âdem’in sesi daha da alçaldı.
— Sistem değişiyor. Fikir değişiyor. İnsan zaten durmadan değişiyor. Fakat Tanrı’nın bakışı diye bir şey varsa… insanın bütün o değişimin içinde kaybolmasını engelleyen belki de odur.
Adam bir şey söylemedi.
Âdem derin bir nefes aldı.
— Ben hep sistemin içinde yürüdüm. Ama sistemin sesini dinlemek yetmedi bana. Ruhun sesini de duymak istedim.
Bu kez sessizlik soru bekleyen bir boşluk değildi.
Adam elini uzattı.
Âdem eline baktı. Sonra tuttu.
Ayağa kalkarken bedeniyle birlikte yıllardır taşıdığı başka bir ağırlık da yerinden oynadı. Korkusu hâlâ bir yerdeydi. Hastane, odalar, geride bıraktıkları… hepsi hâlâ ona aitti. Fakat artık onları aynı biçimde taşımıyordu.
Adam yürümek için döndü.
Âdem arkasından baktı.
— Gidiyor muyuz?
Adam başını ona çevirdi.
— Evet.
Âdem bir an durdu.
— Nereye?
Adamın yüzünde ilk kez belli belirsiz bir sıcaklık belirdi.
— Yürü.
Âdem de yürüdü.
Önlerindeki şeyin bir kapısı, sınırı ya da ışığı yoktu. Yine de birkaç adım sonra geride bıraktığı yerle arasında bir eşik oluştuğunu hissetti.
Nereye gittiğini bilmiyordu.
Bu kez cevap aramadı.
Bir süre sonra yanında yürüyen adamın ayak sesini duyamadı. Başını çevirdiğinde orada kimse yoktu.
Âdem yürümeyi sürdürdü.
Biraz ileride durdu. Ellerine baktı.
Avuçlarını açtı.
Sonra yoluna devam etti.


