Benim için felsefe
Benim için felsefe, hayatın dışına çekilip kavramlar üzerine düşünmek değildir. Tam tersine, yaşadığımız dünyanın içinde kalırken görünenin ardındaki ilişkileri, nedenleri, gerilimleri ve anlam ihtimallerini daha dikkatli görebilme çabasıdır.
Benim için felsefe, hayatın dışına çekilip kavramlar üzerine düşünmek değildir. Tam tersine, yaşadığımız dünyanın içinde kalırken görünenin ardındaki ilişkileri, nedenleri, gerilimleri ve anlam ihtimallerini daha dikkatli görebilme çabasıdır.
Bu nedenle kendi düşünsel yolculuğumu, farklı filozoflardan fikirler toplayarak kurulmuş bir sistem şeklinde görmüyorum. Bütünlük ile parça, neden ile sonuç, özgürlük ile zorunluluk, görünen ile görünmeyen, akıl ile sezgi, insan ile Mutlak Yaratıcı arasındaki ilişki gibi meseleler, bu düşünürlerle karşılaşmamdan bağımsız olarak zihnimde zaten var olan sorulardı. Okuduğum düşünürler kimi zaman bu sezgilere isim verdi, kimi zaman onları geliştirdi, kimi zaman karşıma ciddi itirazlar çıkardı. Bazılarıyla güçlü yakınlıklar kurarken bazılarıyla tam da ayrıldığım noktalar sayesinde kendi düşüncemi daha açık görmeye başladım.
Bu nedenle onları ustalarından düşünce devralan bir öğrencinin listesi olarak değil, uzun bir düşünsel yolculukta karşılaştığım farklı zihinler olarak görüyorum.
- Thales: Doğa karşısında açıklamayı mitolojik bir anlatıyla kapatmak yerine, olayların kendi ilişkileri ve nedenleri içinde araştırılabileceği yönündeki eğilimimle güçlü biçimde kesişti. Onun değeri benim için doğru cevabı vermesinden çok, soruyu doğanın içine taşımasındadır.
- Anaksimandros: Bir açıklamayı kabul etmenin düşünmenin sonu olmadığını daha görünür hâle getirdi. Thales’in düşüncesini yok etmek yerine onun içindeki yeni soruyu açması, benim için eleştirinin en yaratıcı biçimlerinden biridir. Bir düşüncenin değeri yalnızca doğru olmasında değil, yanlış olmasına izin verecek kadar sorgulanabilir kalmasında da yatar.
- Platon: Görünen gerçeklikle hakikatin bütünü arasında mesafe bulunabileceği yönündeki sezgimle buluştu. Bununla birlikte hakikati değişmez formların bulunduğu ayrı bir dünyaya yerleştirmekten çok, görünenin taşıdığı fakat bütünüyle tüketemediği daha derin bir gerçeklik ihtimalini düşünmeye yöneldim.
- Aristoteles: Nedenleri birbirinden koparmadan düşünmenin ve gerçekliği ilişkiler içinde çözümlemenin önemini belirginleştirdi. Ondaki sistematiklik bana yakın olmakla birlikte, benim için düzen hiçbir zaman bütünüyle tamamlanmış ve kapalı bir sınıflandırmaya dönüşmez.
- Epiküros: Yaşamın değerini sürekli daha fazlasını istemekte değil, gereksiz korkuların ve arzuların egemenliğinden kurtulmakta arayan tavrıyla beni düşündürdü. Fakat dinginliği yaşamdan geri çekilmekten çok, hayatın mücadeleleri içinde ölçüyü kaybetmemek olarak anlamaya daha yakınım.
- Descartes: Kuşkunun yıkıcı olmak zorunda olmadığını, tam tersine düşüncenin kendisini sınamasının bir yolu olabileceğini gösteren önemli bir karşılaşma oldu. Ancak onun kesinliğe ulaşma isteğinin aksine, benim için kuşku sonunda mutlaka sarsılmaz bir zemine varmak zorunda değildir. Bazen düşünsel dürüstlük, belirsizlikle yaşamayı da gerektirir.
- Spinoza: İnsanı doğadan kopuk bir varlık olarak görmeyen bütünlük düşüncesi bende güçlü bir karşılık buldu. Zorunluluk ile özgürlük arasındaki ilişkisi de önemli bir düşünsel gerilim açtı. Fakat Tanrı ile doğayı özdeşleştirdiği noktada ondan ayrılıyorum. Benim için doğa Mutlak Yaratıcı’nın bütünü değil; O’nun varlığına ve muradına ilişkin okuyabildiğimiz yüzlerden biridir.
- Leibniz: Çokluğun ardında bir düzen ve bütünlük arama eğilimimle kesişti. Buna karşılık birbirine kapalı monadlar ve önceden kurulmuş uyum fikri, ilişkilerin ve karşılaşmaların gerçek dönüştürücü gücünü yeterince açıklamıyor gibi gelir. Bu ayrılık, benim için ilişkinin neden merkezi olduğunu daha belirgin hâle getirdi.
- John Locke: Deneyimin bilgideki vazgeçilmez yerini güçlü biçimde görünür kıldı. Ancak zihnin bütünüyle boş bir levha olduğu fikri bana yeterli gelmedi. Deneyim bizi oluşturur; fakat deneyimi karşılayan varlığın biyolojik, tarihsel, kültürel ve bireysel dokusu da karşılaşmanın nasıl anlam kazanacağını belirler.
-
David Hume: Gördüğümüz düzen ile o düzen hakkında kurduğumuz zorunluluklar arasındaki farkı fark ettirdi. Nedenselliğin, alışkanlığın ve tümevarımın sınırlarını sorgulaması, bildiğimizi sandığımız şeylerle gerçekten temellendirebildiklerimiz arasındaki mesafeyi düşünmeme yardım etti. Hume’un şüpheciliğinde vardığı her sonucu paylaşmasam da, düşüncenin kendi kesinlik iddialarını sürekli sınaması gerektiği fikrini önemli buluyorum. Çünkü hakikate yönelmek, ona sahip olduğumuzu ilan etmekten önce, hangi noktada yanılıyor olabileceğimizi görebilmeyi gerektirir.
- Rousseau: Bireyin özgürlüğü ile onu biçimlendiren toplumsal yapı arasındaki gerilimi keskin biçimde ortaya koydu. Bununla birlikte insanın doğada saf, toplum içinde yozlaşmış olduğu şeklindeki keskin ayrımı paylaşmıyorum. İnsan bana göre ne doğanın içinde tamamlanmıştır ne de toplum tarafından bütünüyle üretilir; karşılaşmalar içinde açılan bir imkândır.
- Kant: Belki de düşünsel tavrımla en güçlü biçimde kesişen sorulardan birini ortaya koydu: Aklın sınırı nerede başlar? İnsan aklının kendi sınırını tanıması gerektiği düşüncesini son derece önemli buluyorum. Fakat bilinemez olanı yalnızca kapanmış bir sınır olarak değil, epistemik tevazuyu ve araştırmayı canlı tutan bir ufuk olarak görüyorum.
- Hegel: Çelişkinin düşüncenin arızası olmak zorunda olmadığını; gerilimin yeni bir düşünsel hareket yaratabileceğini güçlü biçimde gösterdi. Bununla birlikte her karşıtlığın daha yüksek bir birlik içinde çözülmesi gerektiğini düşünmüyorum. Bazı gerilimler çözülmekten çok korunmalıdır; çünkü bazen düşünceyi yaşatan şey tam da iki kutup arasındaki kapanmayan mesafedir.
- Schopenhauer: İnsanın davranışlarının ardındaki isteme, arzu ve doyumsuzluk üzerinde daha dikkatle durmama yol açtı. Fakat yaşamı istemenin yarattığı acıdan kurtulma problemiyle sınırlamak bana yetersiz geliyor. İrade aynı zamanda çabanın, üretmenin, dayanışmanın ve anlam yaratmanın da kaynağı olabilir.
- Kierkegaard: Hakikatin yalnızca doğru önermelerden oluşmadığını, insanın onu kendi varoluşunda yaşaması gerektiğini güçlü biçimde hatırlattı. Onun bireyin seçim, kaygı ve iman karşısındaki yalnızlığına verdiği önem bana yakın olsa da, insanın anlamını yalnız kendi iç dünyasında değil, diğer varlıklarla kurduğu ilişkilerin içinde de arıyorum.
- Nietzsche: Yerleşik değerlerin yalnızca eski oldukları için doğru sayılamayacağını ve insanın kendi kabullerini acımasızca sorgulayabilmesi gerektiğini gösteren en güçlü karşılaşmalardan biri oldu. Fakat onun açtığı değer yaratma alanında Mutlak’ın bütünüyle terk edilmesi gerektiğini düşünmüyorum. Nietzsche benim için yalnızca yakınlık değil, önemli bir direnç noktasıdır; tam da ayrıldığım yerde kendi metafizik konumumu daha açık görürüm.
- Husserl: Bilincin dünyayı edilgin biçimde kaydetmediğini, bir şeye yönelirken anlamın ortaya çıkışına katıldığını gösteren yaklaşımıyla kendi bilgi anlayışıma yakın bir alan açtı. Dünya vardır; fakat bizim için anlamlı hâle gelişi, bilinç ile dünyanın karşılaşmasından bağımsız değildir.
- Heidegger: İnsanın dünyaya dışarıdan bakan soyut bir gözlemci olmadığını, daha başından zamanın, tarihin, dilin ve ilişkilerin içinde bulunduğunu güçlü biçimde ortaya koydu. Bu, hiçbir bilginin bütünüyle bağlamsız olamayacağı yönündeki düşüncemle önemli ölçüde kesişir.
- Merleau-Ponty: Bilginin yalnızca zihinsel kavramlardan oluşmadığını daha açık görmemi sağladı. Beden, algı, hareket, ses ve duygu da dünyayla ilişki kurma biçimleridir. İnsan yalnızca düşünen bir zihin değil, dünyaya bedeniyle açılan yaşayan bir varlıktır.
- Karl Popper: Bir düşüncenin değerini, kendisini ne kadar güçlü savunduğuyla değil, hangi koşullarda yanlış çıkabileceğini kabul edebilmesiyle de ölçmeyi öğretti. Anaksimandros’ta sezdiğim eleştiriye açıklık, Popper’da daha belirgin bir epistemik ilkeye dönüşür: Bilgi, dokunulmaz hâle geldiğinde güçlenmez; aksine düşünce olmaktan uzaklaşmaya başlar. Bu nedenle benim için dogmanın karşıtı yalnızca doğru bilgi değildir; yanlış olmasına izin verilen, eleştiriden geçebilen ve gerektiğinde kendisini dönüştürebilen bilgidir.
- Whitehead: Gerçekliği tamamlanmış nesnelerden çok oluşlar, süreçler ve ilişkiler üzerinden düşünmesi nedeniyle benim için önemli bir karşılaşmadır. Ancak buradaki yakınlık, aynı metafizik anlayışı paylaştığımız anlamına gelmez. Benim için Mutlak Yaratıcı süreç tarafından oluşturulan ya da evrenle birlikte tamamlanan bir varlık değildir; süreçlerin var olabilmesinin de aşkın zeminidir.
- Wittgenstein: Sözcüklerin anlamını yalnızca sözlük tanımlarında aramamak gerektiğini, kullanımın ve içinde bulunulan yaşam biçiminin anlamı değiştirdiğini gösterdi. Bu, anlamı tek başına kavramın içinde değil, karşılaşmanın meydana geldiği ilişkiler alanında düşünme eğilimimle yakınlık taşır.
- Jung: İnsan bilincinin kendi hakkında bildiklerinden daha geniş olduğunu; sembollerin, bilinçdışının ve özellikle insanın görmek istemediği taraflarıyla ilişkisinin önemini açığa çıkardı. Onun düşüncesi bana insanın yalnızca dış dünyadaki bilinmezlikle değil, kendi içindeki bilinmezlikle de karşı karşıya olduğunu hatırlatır.
- Sartre: Özgürlüğün romantik bir serbestlik olmadığını, seçim yaptığımız anda sonuçlarının sorumluluğunu da üstlendiğimizi son derece güçlü biçimde ortaya koydu. Fakat insanın bütünüyle kendi anlamını yaratmak zorunda olduğu düşüncesinde ondan ayrılıyorum. İnsan anlamın kurucularından biridir; fakat anlamın tek kaynağı olduğunu düşünmüyorum.
- Camus: İnsanın anlam isteyen bilinciyle kendisine kesin cevaplar sunmayan dünya arasındaki gerilimi olağanüstü açıklıkla ortaya koydu. Fakat dünyanın sessizliğini anlamsızlığın nihai kanıtı olarak görmüyorum. Sessizlik, bazen cevabın yokluğu olabilir; bazen de insan bilgisinin henüz erişemediği bir derinliğin işareti.
- Paine: Özgürlüğün yalnızca içsel veya teorik bir mesele olmadığını; iktidar, kurumlar ve otorite karşısında korunması gereken somut bir insan hakkı olduğunu güçlü biçimde hatırlatır. Buna karşılık insan özgürlüğünü yalnızca bireysel bağımsızlıkla değil, başkalarına ve daha geniş varlık düzenine karşı taşıdığı sorumlulukla birlikte düşünüyorum.
- Leo Strauss: Bir düşünürü bugünün kavramlarına hızla tercüme ederek okumanın metnin kendi dünyasını kaybettirebileceğini fark ettiren önemli bir yöntemsel karşılaşmadır. Bir metinde açıkça söylenen kadar, hangi koşullarda söylendiğine, neyin sessiz bırakıldığına ve hangi soruya cevap verdiğine de dikkat etme gereğini güçlendirdi.
Bu düşünürler benim için aynı yapının parçalarını sağlayan birer tedarikçi değildir. Aralarında uzlaştırılması mümkün olmayan görüşler olduğu gibi, benim de onların önemli bir bölümüyle temel ayrılıklarım vardır. Bu nedenle düşünsel yolumu eklektik bir seçme ve birleştirme işlemi olarak görmüyorum.
Daha doğru ifade etmek gerekirse, her karşılaşma zaten taşıdığım bazı sorulara dokundu. Bazen mevcut bir sezgimi daha görünür hâle getirdi; bazen ona bir isim verdi; bazen karşıma güçlü bir itiraz çıkardı; bazen de uzun süredir taşıdığım bir düşüncenin yetersizliğini fark ettirdi. Böylece her yeni karşılaşmada yalnızca yeni bir fikir edinmedim; önceki düşüncelerimi de yeniden görmek zorunda kaldım.
“Panlektik” adını verdiğim yaklaşım da filozofların görüşlerini bir araya getirerek kurulmuş bir sentez değildir. Temelinde, hakikatin tek bir insanın, öğretinin veya yöntemin mülkü olmadığı; fakat bunun hakikatin kendisinin parçalı veya bütünüyle göreli olduğu anlamına da gelmediği düşüncesi vardır. Hakikat bütündür; parçalı olan ona ilişkin algımız, deneyimimiz ve kavrayışımızdır.
Bu nedenle farklı düşüncelerle karşılaşmak benim için onları uzlaştırmak anlamına gelmez. Bazen iki yaklaşım birbirini tamamlar. Bazen biri diğerinin sınırını gösterir. Bazen de aralarındaki çelişki ortadan kaldırılmadan korunmalıdır.
Çünkü her çelişki çözülmesi gereken bir hata değildir.
Bazı karşıtlıklar düşüncenin enerji kaynağıdır.
Aynı soruya tekrar döndüğümüzde de başlangıç noktasına dönmeyiz. Önceki deneyimlerimiz, başarısız cevaplarımız, karşılaşmalarımız ve yeni bilgilerimiz bizimle birlikte gelir. Bu yüzden düşünsel ilerlemeyi kapalı bir daireden çok sarmala benzetiyorum: Aynı soruyu yeniden görürüz, fakat artık aynı yerden bakmayız.
Benim için felsefe tam olarak burada başlar.
Hakikate sahip olduğumuzu ilan ettiğimiz yerde değil; elimizdekinin yalnızca ona doğru çizilmiş geçici bir harita olabileceğini kabul ettiğimiz yerde.
Ve düşüncenin asıl hareketi de belki bir cevabı bulduğumuz anda değil, o cevabın karşısına yeniden oturup:
“Bundan emin miyiz?”
diye sorabildiğimiz anda başlar.



