Anaksimandros ve Düşüncenin Yanlış Olma Hakkı
İnsan, anlamadığı şey karşısında uzun süre sessiz kalamaz. Bir açıklama bulmak ister.
İnsan, anlamadığı şey karşısında uzun süre sessiz kalamaz. Bir açıklama bulmak ister. Gök gürlediğinde, yer sarsıldığında, deniz kabardığında ya da hastalık geldiğinde, olayın arkasında ne olduğunu bilmek ister. Bilmediği yerde ise çoğu zaman bir hikâye kurar. Bu hikâye bazen bir tanrının öfkesi, bazen görünmez bir gücün iradesi, bazen de kuşaktan kuşağa aktarılan kadim bir kozmoloji olur.
Bunda küçümsenecek bir şey yoktur. İnsan zihni, bilinmeyenin karşısında anlam üretmeden yaşayamaz. Sorun, açıklamanın yanlış olması da değildir. Çünkü insanlık tarihindeki hemen her büyük açıklama, daha sonra başka bir açıklamanın önünde eksik kalmıştır.
Asıl mesele başka yerde başlar:
Bir açıklamaya ne zaman soru soramaz hâle geliriz?
Onu hangi anda hakikatin kendisi sanmaya başlarız?
Ve hangi noktadan sonra bir düşünceyi korumak, hakikati aramaktan daha önemli hâle gelir?
Yaklaşık iki bin altı yüz yıl önce Miletos’ta yaşanan küçük görünen bir düşünsel karşılaşma, bu sorular bakımından bugün bile şaşırtıcı derecede canlıdır.
Karşımızda Thales ve Anaksimandros vardır.
Thales, dünyayı açıklamaya çalışan insanların en eskilerinden biri değildi. Ondan çok önce Mezopotamya’da, Mısır’da ve başka medeniyetlerde gökyüzü, dünya, su ve yaşam hakkında son derece gelişmiş bilgiler ve kozmolojik tasavvurlar vardı. Thales’in önemi, hiçbir şey bilmeyen bir dünyaya bilgiyi getirmesinde aranamaz.
Onun yaptığı başka bir şeydi.
Doğada meydana gelen olayları, doğanın kendi içindeki ilişkilerle açıklamaya çalışıyordu.
Dünyanın su üzerinde yüzdüğünü düşünüyordu. Depremleri de bu dünya ile onu taşıdığı varsayılan su arasındaki hareketlerle açıklamaya çalışmış olabileceği aktarılır.
Bugün bunun yanlış olduğunu biliyoruz.
Fakat hikâyenin ilginç tarafı zaten Thales’in haklı olması değildir.
Asıl ilginç kişi burada Anaksimandros’tur.
Anaksimandros, kendisinden önce gelen açıklamanın karşısında durup son derece basit görünen bir soru sorar:
Eğer dünya suyun üzerinde duruyorsa, o suyu ne tutmaktadır?
Onu başka bir şey tutuyorsa, o şeyi ne tutmaktadır?
Ve onu tutanı?
Bu soruların gücü, bize doğru cevabı vermelerinde değildir.
Bir açıklamanın, problemi çözmek yerine onu yalnızca birkaç adım geriye taşıyabileceğini göstermelerindedir.
Thales “dünya neden düşmüyor?” sorusuna “çünkü suyun üzerinde duruyor” diyebilir. Fakat Anaksimandros hemen yeni soruyu açar: “Peki su neden düşmüyor?”
Bir anda açıklamanın zemini kayar.
Çünkü artık mesele yalnızca dünyanın neyin üzerinde durduğu değildir. Açıklama biçiminin kendisi sorgulanmaktadır.
İşte tam burada, bana göre düşünce tarihinde çok önemli bir ayrım belirir:
Dogmanın karşıtı yanlış bilgi değildir. Dogmanın karşıtı, yanlış olmasına izin verilen bilgidir.
Çünkü yanlış olmak düşüncenin kusuru değildir. Yanlışlığının gösterilememesi, eleştirilememesi, dokunulmaz hâle getirilmesi asıl sorundur.
Thales yanlış olabilir.
Anaksimandros da yanlış olabilir.
Nitekim Anaksimandros’un kendi kozmolojisinin de bugün büyük ölçüde yanlış olduğunu biliyoruz. Dünyayı boşlukta duran silindirimsi bir yapı gibi düşünmüştü. Evren hakkındaki tasavvurlarının çoğu modern bilimle bağdaşmaz.
Ama onun değeri, doğru dünya modelini bulmasında değildir.
Kendisinden önceki düşünceyi eleştirebilmesinde ve kendi düşüncesini de eleştirilebilir bir dünyanın içine bırakmasındadır.
Burada çok ince fakat önemli bir dönüşüm meydana gelir.
Bilgi artık yalnızca kuşaktan kuşağa taşınan bir miras değildir.
Bir başkasının müdahale edebildiği bir şeye dönüşür.
Bir fikir ortaya çıkar. Başka bir zihin onu karşılar. Onu olduğu gibi ezberlemek yerine kendi gözlemleri, deneyimleri ve sorularıyla zorlar. O karşılaşmadan, daha önce var olmayan yeni bir düşünme alanı doğar. Sonra başka biri gelir ve yeni fikri de sorgular.
Böyle bakıldığında düşüncenin ilerlemesi, doğru cevapların art arda sıralanması değildir.
Daha çok cevapların birbirini dönüştürmesidir.
İnsanlık aynı sorulara tekrar tekrar döner:
Evren nasıl oluştu?
Madde nedir?
Canlılık nedir?
Bilinç nedir?
Hareket nedir?
Zaman nedir?
Bu soruların binlerce yıldır tekrarlanıyor olması, insan düşüncesinin bir çemberin içinde dönüp durduğu anlamına gelmez. Çünkü aynı soruya dönen insan artık aynı insan değildir. Yanında önceki cevapların başarılarını, başarısızlıklarını, deneylerini ve kırılmalarını getirir.
Bu nedenle düşünceyi bir çemberden çok sarmala benzetiyorum.
Aynı noktayı yeniden görürüz, fakat her seferinde başka bir yükseklikten.
Anaksimandros bu açıdan yalnızca eski bir Yunan filozofu değildir. Düşüncenin kendi üzerine dönerek ilerleyebilmesinin erken sembollerinden biridir.
Onun yaptığı yalnızca Thales’i reddetmek değildi.
Thales’in açtığı alanın içinde daha ileri bir soru sormaktı.
Bu ayrım önemlidir.
Çünkü eleştiri, önceki düşünceyi çöpe atmak değildir. Eleştiri bazen bir düşüncenin taşıdığı imkânı, o düşüncenin kendisinden daha ileriye götürmektir.
Thales olmasaydı Anaksimandros’un sorusu aynı biçimde doğmayabilirdi.
Anaksimandros olmasaydı Thales’in açıklaması kendi sınırlarına bu kadar açık biçimde çarpmayabilirdi.
Bilgi çoğu zaman böyle büyür.
Bir düşünce, başka bir düşüncenin sonu olmaktan çok onun devamı olur.
Tam da bu nedenle dogma düşüncenin akışını keser.
Dogma yalnızca “Bu doğrudur” demez.
“Buradan sonrası yoktur” der.
“Bunu yeniden düşünemezsin.”
“Bu soruyu soramazsın.”
“Bu açıklamanın yanlış olabileceğini tartışamazsın.”
İşte bilgi o anda donmaya başlar.
Bu nedenle doğru bir bilgi bile dogmatik biçimde savunulabilir. Buna karşılık yanlış bir düşünce son derece üretken olabilir. Eğer eleştirilmeye, değişmeye, başka fikirlerle karşılaşmaya açıksa kendisinden daha doğru bir düşüncenin doğmasına yardım edebilir.
Bilim tarihine baktığımızda bunun sayısız örneğini görürüz.
Newton fiziği bugün çöpe atılmış değildir. Fakat mutlak açıklama da değildir. Einstein, Newton’un dünyasını yok etmedi; onun geçerli olduğu sınırları yeniden tanımladı. Kuantum fiziği, klasik fiziğin birçok sezgisini sarstı ama bu kez kendisi yeni soruların başlangıç noktası oldu.
Böylece bilgiyi, doğruların yanlışları birer birer ortadan kaldırdığı bir tarih gibi görmek yerine başka bir metaforla düşünmek daha anlamlı geliyor bana:
Haritalar.
İlk harita kıyıyı yanlış çizer.
Bir sonraki denizci yeni bir körfez ekler.
Başka biri adanın aslında yarımada olduğunu fark eder.
Bir başkası ölçeği değiştirir.
Harita sürekli düzelir.
Ama hiçbir harita dünyanın kendisi değildir.
Anaksimandros’a atfedilen dünya haritası da bu bakımdan son derece anlamlı bir semboldür. Onun haritasının bugünkü coğrafyayla uyuşmaması şaşırtıcı değildir. Değerli olan, böyle bir haritanın yapılması ve daha sonra başkalarının onu değiştirebilmesidir.
Bir kaptan gelip,
“Hayır, ben oraya gittim; kıyı böyle değil,”
diyebiliyorsa artık bilgi başka bir biçime geçmiştir.
Bilgi bir mabedin duvarındaki değiştirilemez tasvir olmaktan çıkıp üzerinde çalışılan ortak bir yüzeye dönüşmektedir.
Burada hakikat ile hakikat hakkındaki tasvirimizi birbirinden ayırmak gerekir.
Dünya bizim çizdiğimiz haritaya göre değişmez.
Değişen haritadır.
Belki bilgi konusunda insanın en büyük yanılgılarından biri de budur: Elindeki haritayı dünyanın kendisi sanmak.
Bir teori kurarız.
Başlangıçta onun bir açıklama olduğunu biliriz.
Sonra yıllar geçer.
O kavramlarla düşünmeye alışırız.
Teori bize dünyayı açıklamak için yardımcı olurken yavaş yavaş dünyayı o teoriye göre görmeye başlarız.
Sonunda açıklamanın araç olduğunu unutur, gerçekliği açıklamanın içine sıkıştırırız.
Ve işte o anda bilgi, araştırılan bir şey olmaktan çıkıp savunulan bir mülke dönüşebilir.
Anaksimandros’un sorusu bu mülkiyeti bozan sorudur:
“Peki ya böyle değilse?”
Bu soru bilimin olduğu kadar felsefenin de temel sorularından biri olmalıdır.
Fakat burada başka bir ayrımı da önemli buluyorum.
Doğa olaylarını mitolojik kişiliklerin doğrudan eylemleriyle açıklamaktan vazgeçmek, insanın metafizik sorularını terk etmesini gerektirmez.
Bir depremi araştırırken faylara, levha hareketlerine, gerilim birikmesine ve kayaçların davranışına bakarız. “Bir tanrı yaptı” demek, depremin fiziksel mekanizmasını açıklamaz.
Fakat bundan,
“Öyleyse varlığın aşkın hiçbir zemini olamaz,”
sonucu da kendiliğinden çıkmaz.
“Neden yasaları olan bir evren vardır?”
“Bu yasaların varlığı ne anlama gelir?”
“İnsan bu bütünün neresindedir?”
“Ölçebildiğimiz gerçeklikle varlığın tamamı aynı şey midir?”
gibi sorular başka bir düzlemde yaşamaya devam eder.
Ben bu iki alanın birbirini ortadan kaldırması gerektiğini düşünmüyorum.
Tam tersine, birbirlerinin yerine geçmemeleri gerektiğini düşünüyorum.
Bilmediğimiz her fiziksel mekanizmayı metafizikle açıklarsak metafiziği cehaletimizin boşluklarına hapsetmiş oluruz. Bilim ilerledikçe bu boşluklar kapanır ve metafizik sürekli geri çekilmek zorunda kalır.
Ama yalnızca ölçebildiğimiz şeylerin var olduğunu ilan ettiğimizde de başka bir hata yaparız: Kullandığımız bilgi yöntemini, varlığın sınırı sanırız.
Anaksimandros’un asıl mirasını bu nedenle “Tanrıları reddetti” şeklinde okumak bana eksik geliyor.
Daha derin mirası şudur:
Açıklamanın kendisini sorgulanabilir hâle getirdi.
Bize neye inanmamız gerektiğini öğretmekten çok, bir açıklamanın önünde diz çökmememiz gerektiğini gösterdi.
Kendi açıklamamızın önünde bile.
Çünkü insanın en kolay eleştirdiği düşünce başkasının düşüncesidir.
En zor eleştirdiği ise yıllardır kendi hakikati olarak taşıdığıdır.
Gerçek düşünsel cesaret bu nedenle yalnızca yanlış olduğunu düşündüğümüz bir fikre saldırmak değildir.
Doğru olduğundan neredeyse emin olduğumuz fikrin karşısına da oturabilmek ve ona şu soruyu sorabilmektir:
“Ya sen de yalnızca geçici bir haritaysan?”
Anaksimandros’un dünya modeli yanlış çıktı.
Ama belki tam da bu yüzden bugün hâlâ bize bir şey söylüyor.
Çünkü düşünce tarihinin en büyük paradokslarından biri burada saklıdır:
İnsan bazen hakikate, doğru cevabı bulanlardan çok, cevabının yanlış olabileceğini kabul edenler sayesinde yaklaşır.
Belki düşüncenin gerçek başlangıcı da bir insanın “Ben biliyorum” dediği an değildir.
Bir başkasının ona korkmadan,
“Bundan emin miyiz?”
diyebildiği andır.



