CEMALKARA.COM

Hay bin Yakzan Sessizlik mi Bağlam mı?

Hay bin Yakzan: Sessizlik mi, Bağlam mı?

Hay bin Yakzan Sessizlik mi Bağlam mı?

Hay bin Yakzan: Sessizlik mi, Bağlam mı?

Kimi zaman bir çocuk sessizliğin içinde büyür; kulağına insan sesi değmez, yüzünü okuyacağı biri çıkmaz karşısına. Yine de dünya ona kapalı kalmaz. Göğe bakar, toprağın döngüsünü izler, canlı bedenle cansız beden arasındaki farkı anlamaya çalışır. İbn Tufeyl’in 12. yüzyılda yazdığı Hay bin Yakzan, böyle bir çocuğun hikâyesini anlatır. Cemal Gürkan Kara olarak bana göre bu hikâye bugün hâlâ şu gerilimle konuşur: Hakikat insana dış dünyadan mı görünür, yoksa insan onu bulunduğu yerden, kurduğu ilişkilerden ve içinde yaşadığı bağlamdan mı çıkarır?

Hay’ın yolu sessizlikte açılır. Önünde ne bir kitap vardır ne de ona yön veren bir öğretmen. Öğrendikleri, doğaya dikkatle bakarken birikir. Bir bedenin çözülüşü, ateşin etkisi, yıldızların düzeni, hayvanların hareketi… Her gözlem onu biraz daha ileri taşır. Hay için bilgi, verilmiş bir şey değildir; sabırla kazanılan bir kavrayıştır. Sezgi burada rastgele bir iç kıpırtı değil, bakışın derinleşmiş hâlidir.

Tam bu noktada modern düşünce başka bir yerden söze girer. Bana göre bilgi, tek başına işleyen bir aklın ürünü olarak görülemez. İnsan gördüğünü daima bir bağlamın içinden görür; zaman, dil, deneyim ve ilişki, kavrayışın dokusuna karışır. Hakikat de bu yüzden durağan bir cevher gibi değil, açıldıkça biçim kazanan bir süreç gibi düşünülmelidir. Anlam tek bir merkezde toplanmaz; karşılaşmalar, katmanlar ve temaslar içinde kurulur.

Hay ile bu düşünce çizgisinin asıl karşılaşması burada başlar. Hay gökyüzünde bir düzen görür ve bu düzenin ardında aşkın bir irade sezer. Onun bakışında hakikat, insanın önünde duran bir şeydir; dikkat, sabır ve sezgiyle ona yaklaşılabilir. Benim açımdan aynı manzara başka bir soruyu da çağırır: Görülen düzen yalnızca dış dünyanın düzeni midir, yoksa ona bakan zihnin kurduğu bir anlam da taşır mı? Hay, hakikatin keşfedildiği bir yolu temsil eder; bağlamı öne alan bakış ise hakikatin ilişki içinde açıldığını hatırlatır.

Bu ayrım, iki düşünceyi birbirinden koparmaz. Tam tersine, aralarındaki gerilimi verimli kılar. Çünkü Hay’ın yalnızlığı bile boşluk değildir. O, insanlardan uzakta yaşar; ama ölümle, doğayla, zamanla, korkuyla ve merakla sürekli ilişki içindedir. Sessizlik onun için dünyadan çekilmek değil, dünyanın sesini daha dikkatle duymaktır. Böyle bakınca Hay’ın sezgisi de bütünüyle bağlamsız görünmez; kendi bağlamını doğanın içinden kurar.

Camus’nün Sisifos’u bu metinde ancak uzaktan duyulan bir yankı olarak belirir. O da anlam sorusunun çevresinde dolaşır, ama başka bir yönden. Hay içe dönerek kavrayışa ulaşmaya çalışır; Sisifos ise tekrarın ve yükün içinde ayakta kalır. Biri varlığın düzenine yaklaşır, öteki düzenin yokluğunda direnir. Ortaklıkları, anlamın hazır verilmediği yerde ortaya çıkar.

Böylece mesele daha berrak görünür. Hay’ın çizgisi sezgiden yükselir; benim kişisel okuma çizgim ise ilişki ve bağlam üzerinden ilerler. Biri hakikatin keşfine, öteki hakikatin oluşumuna ağırlık verir. Aralarındaki fark tam da burada önem kazanır. Yine de insanın anlam arayışı bu iki hattı büsbütün ayırmaz. Sezgi, bağlamdan bağımsız değildir; bağlam da insanın iç kavrayışı olmadan konuşmaz.

İbn Tufeyl’in kurduğu ada ile modern düşüncenin çoğul dünyası sonunda aynı sorunun çevresinde buluşur: İnsan, varlığın içinde neyi gerçekten görür, neyi kendi bakışıyla kurar? Hay bu soruya sessizlikten yaklaşır. Modern düşünce ilişkiler ağının içinden cevap arar. Bana göre metnin asıl canlı yeri de bu gerilimde saklıdır.

Yazılar