
Epikuros’un Ölüm Sessizliği
“Ben varken ölüm yok; ölüm geldiğinde ise ben yokum.”
Epikuros’un bu düşüncesi, ölümü açıklamaktan çok yaşamı gereksiz bir korkunun gölgesinden kurtarmaya çalışır.
İnsan geleceği düşünebildiği için henüz gelmemiş acıları bugüne taşıyabilir. Kendi ölümünü hayal eder, yokluğunu düşünür, dünyanın onsuz devam edeceği zamanı zihninde kurar. Fakat burada tuhaf bir şey vardır: Kendi yokluğumuzu düşünürken bile o yokluğu seyreden bir “ben” yaratırız.
Oysa gerçekten ben yok olacaksam, yokluğumu izleyecek biri de olmayacaktır.
Epikuros’un tesellisi belki tam burada başlar.
Ölümden korkarken çoğu zaman ölümü değil, hâlâ yaşarken tasarladığımız bir yokluğu deneyimliyoruz.
Bu bana uzun bir maratonda koşan bir insanı düşündürüyor.
Koşucu henüz yarışın ortasındayken, “Madalyayı kazandıktan sonra ne yapacağım? Onu hangi duvara asacağım? Yıllar sonra nerede duracak?” diye düşünmeye başlarsa garip bir şey yapmış olur.
Çünkü henüz koşulacak kilometreler vardır.
Önünde yol vardır.
Nefesi vardır.
Yorgunluğu vardır.
Temposunu ayarlaması gereken yokuşlar vardır.
Belki yanında düşen bir koşucu vardır.
Belki kendi sınırlarıyla mücadele edeceği uzun bir bölüm daha vardır.
Madalyanın geleceğini düşünmek yanlış değildir. Ama yarış devam ederken asıl gerçeklik madalya değil, koşudur.
Hayat elbette yalnızca bir yarış değildir. Çünkü herkes aynı yerden başlamaz, herkes aynı parkurda koşmaz ve yaşamın sonunda dağıtılan ortak bir madalya da yoktur.
Ama hayat bir mücadeledir.
İnsan zamanla, kayıpla, kendi korkularıyla, arzularıyla, başkalarının iradesiyle, belirsizlikle ve bazen doğrudan doğruya kendisiyle mücadele eder.
Bu nedenle maraton ile hayat arasında içerik bakımından değil, yapı bakımından bir benzerlik vardır.
Koşucunun önündeki mesele bitiş çizgisinden sonrası değil, bitiş çizgisine kadar nasıl koşacağıdır.
İnsanın önündeki mesele de ölümden sonra kendi durumunu sürekli tasarlamak değil, henüz var olduğu sürede ne yaptığıdır.
Belki Epikuros’un “Ben varken ölüm yok” sözünü böyle okumalıyız:
Ben varken hâlâ yol vardır.
Bir şey söyleyebilirim.
Birini affedebilirim.
Bir yanlışımı düzeltebilirim.
Bir şey öğrenebilirim.
Bir insanın yükünü hafifletebilirim.
Bir düşünceyi paylaşabilirim.
Bir sabahın ışığını fark edebilirim.
Sevebilirim.
Şaşırabilirim.
Yeniden başlayabilirim.
Ölümün geleceğini bilmek bunların hiçbirini küçültmez. Tam tersine, onları değerli hâle getirir.
Bir şarkının bitecek olması melodiyi anlamsızlaştırmaz.
Bir yaz akşamının sona erecek olması gökyüzündeki kızıllığı eksiltmez.
Bir çiçeğin solacak olması bugün açmış olmasını değersizleştirmez.
Belki yaşamın güzelliğinin bir bölümü de sonsuza kadar sürmemesinde saklıdır.
Bu yüzden ölüm, yaşamın rakibi değildir.
Bitiş çizgisi koşucunun rakibi olmadığı gibi.
Koşucu çizgiyle savaşmaz. Çizgi oradadır. Onun mücadelesi, çizgiye kadar nasıl koşacağıyla ilgilidir.
Bizim mücadelemiz de belki ölümle değildir.
Ölümün geleceğini biliyoruz.
Asıl mesele, o gelene kadar nasıl yaşayacağımızdır.
Bir insan öldüğünde kendisi için ne olduğunu bilmiyoruz. Fakat yaşarken dünyaya dokunduğunda bazı hareketlerin kendisinden sonra da sürebildiğini biliyoruz.
Bir öğretmenin sözü öğrencisinde kalabilir.
Bir babanın davranışı çocuğunda yaşayabilir.
Bir dostun yaptığı iyilik, yıllar sonra başka bir insana yapılan iyiliğin nedeni olabilir.
İnsan gider; fakat bazen başlattığı dalga devam eder.
Suya düşen taş bir süre sonra görünmez olur. Halkalar da zamanla kaybolur. Ama su artık taşın hiç düşmediği su değildir.
Belki insan hayatını yalnızca “ne kadar sürdü?” diye ölçmek bu yüzden eksiktir.
Daha anlamlı soru şudur:
Nereye değdi?
Epikuros’un sözü bana ölümün ne olduğunu öğretmiyor.
Daha değerli bir şey yapıyor:
Beni tekrar yaşadığım ana getiriyor.
Henüz buradaysam, henüz koşuyorum.
Ve koşarken madalyanın yıllar sonra hangi çekmecede duracağını düşünmek yerine, önümdeki yolu görmem gerekiyor.
Çünkü bitişten sonrası hakkında düşünmek yolu değiştirmez.
Ama sürekli bitişten sonrasına bakmak, önümüzdeki yolu fark etmeden geçmemize neden olabilir.
Belki bütün düşünce birkaç cümleye sığabilir:
Madalyayı nereye koyacağını düşünerek maraton koşulmaz.
Önce koşulacak bir yol vardır.
Ölüm, yaşamın rakibi değildir.
Bitiş çizgisi koşucunun rakibi olmadığı gibi.
Ve belki Epikuros’un sözündeki asıl vurgu “ölüm” kelimesinde değil, çok daha küçük bir kelimededir:
Varken.
Ben varken yol vardır.
Yol varken de mesele sonrasında ne olacağı değil;
nasıl yürüdüğüm, nasıl mücadele ettiğim ve geçtiğim yerde ne bıraktığımdır.


