Skip to content

Severance ve Jung: İnsan Kendinden Ayrılabilir mi?

Apple TV’de yayımlanan Severance, iş ve özel hayat arasındaki sınırı radikal biçimde ayıran bir bilimkurgu dizisi.

Apple TV’de yayımlanan Severance, iş ve özel hayat arasındaki sınırı radikal biçimde ayıran bir bilimkurgu dizisi. Fakat Jungçu açıdan bakıldığında mesele yalnızca hafıza ya da kurumsal verimlilik değil; persona ile gölge, bilinçli kimlik ile bastırılan taraflar arasındaki gerilimdir. İş dünyasında yıllar geçirdikçe insanın profesyonel rolüyle daha derindeki benliği arasındaki mesafenin ne kadar büyüyebildiğini görmek mümkün. Bu yazıda Severance’ı tam da bu bölünme üzerinden, Jung’un bireyleşme ve bütünlük fikriyle birlikte okumak istiyorum.

Severance ilk bakışta çalışma hayatı üzerine kurulmuş yaratıcı bir bilimkurgu fikri sunuyor: Lumon çalışanlarının iş ve özel hayatlarına ait anıları cerrahi bir işlemle birbirinden ayrılıyor. İşyerine giren kişi dışarıdaki hayatını, dışarı çıkan kişi ise içeride geçirdiği zamanı hatırlamıyor.

Ama dizinin asıl meselesi iş hayatı değil.

Asıl soru şu:

Bir insanın hafızasını ikiye bölersek, onu gerçekten ikiye ayırmış olur muyuz?

Tam burada Jung’un düşünce dünyasına giriyoruz.

Mark Scout eşini kaybettikten sonra yaşadığı acıdan kaçabilmek için ayrıştırma işlemini kabul ediyor. Dışarıdaki Mark yas tutuyor; içerideki Mark ise eşinin varlığından bile habersiz. Böylece Mark acısını ortadan kaldırmıyor, yalnızca acıyı bilmeyen ikinci bir bilinç yaratıyor.

Jung açısından bu çok tanıdık bir problem. Çünkü bilinçten uzaklaştırılan şey yok olmaz. Bastırılan, unutulan ya da kabul edilmeyen içerik başka biçimlerde varlığını sürdürür.

Bu yüzden Lumon’un yaptığı şey, Jung’un bireyleşme anlayışının neredeyse tersidir. Jung, insanın gölgesiyle, çelişkileriyle ve bilinçdışı taraflarıyla karşılaşarak daha bütün hale gelmesini düşünür. Lumon ise tam tersini yapar: insanın rahatsız edici taraflarını birbirinden ayırır.

Fakat sorun şudur: ayrılan parçalar yaşamaya devam eder.

İçerideki Mark yalnızca bir “iş versiyonu” değildir. Arkadaşlık kurar, korkar, sever, seçim yapar. Helly ise dışarıdaki benliğinin verdiği kararları reddeder. Bu noktada dizi çok daha ağır bir soruya ulaşır:

İnsan kendi kendisinin efendisi ve kölesi olabilir mi?

Helly’nin durumu özellikle çarpıcıdır. Dışarıdaki Helena ayrıştırmayı seçmiştir; içerideki Helly ise bu hayatı istemez. Fakat dışarıdaki benliğin kararı hukuken ve kurumsal olarak geçerli sayılır. Böylece aynı beden içinde biri karar veren, diğeri o kararın sonuçlarını yaşayan iki özne ortaya çıkar.

Jung’un persona kavramı da burada anlam kazanır. Hepimiz işyerinde, ailede ya da toplum içinde farklı yüzler taşırız. Fakat Severance bu sıradan deneyimi uç noktaya götürür: iş personasını gerçek kişiden ayırır ve ona ayrı bir bilinç verir.

Artık maske yalnızca maske değildir.

Kendisini taşıyan kişiye itiraz edebilir.

Dizinin en güçlü taraflarından biri de budur. “Gerçek benlik hangisi?” sorusuna kolay bir cevap vermez. Dışarıdaki kişi geçmişe sahiptir; içerideki kişi ise geçmişsizdir ama yine de yeni deneyimler üretmektedir. Dolayısıyla birini gerçek, diğerini sahte saymak giderek zorlaşır.

Irving’in resimleri, Dylan’ın çocuklarının varlığını öğrenmesi ve Mark’ın iki hayatı arasındaki sızıntılar da aynı düşünceyi güçlendirir: bilinç bölünebilir, fakat insanın tamamı aynı kolaylıkla bölünemeyebilir.

Jung’un yaklaşımında insan, bilinçli egosundan daha büyüktür. Kişiliğin bütünü, yalnızca hatırladıklarımızdan ya da kendimiz hakkında anlattığımız hikâyeden oluşmaz.

Belki de Lumon’un temel yanılgısı budur.

Şirket hafızayı bölebileceğini keşfeder ve bunun insanı da bölebileceği sonucuna varır.

Oysa Severance boyunca gördüğümüz şey bunun tam tersidir.

İnsan, bölündüğü yerlerden yeniden sızmaya başlar.

Bu nedenle dizinin asıl korkusu teknoloji değildir.

Asıl korkutucu olan, bu teknolojiyi bizim zaten istememizdir.

Hepimiz zaman zaman işi işte, acıyı geçmişte, travmayı zihnin başka bir odasında bırakmak isteriz.

Lumon yalnızca bu arzuyu kelimesi kelimesine yerine getirir.

Sonra da sonucunu gösterir.

Jung’un vereceği cevap ise muhtemelen çok daha rahatsız edici olurdu:

İnsan kendisinden kaçmak için kendisini bölebilir; fakat böldüğü parçalar yine kendisine aittir.

Kapının öte yanında bıraktığımız kişi de hâlâ “ben” demeye devam eder.