
Adem
Yazdığım roman Âdem’de bazı insanlar bir karakter olmaktan çıkar; bir renge, bir mevsime, insanın içinde yıllarca süren bir sessizliğe dönüşür. Mavi, Âdem için böyle biridir.
Mavi’yi yalnızca sevdiği kadın diye anlatmak istemedim. Çünkü bazı insanlar hayatımıza sevdiğimiz kişi olarak girer, fakat bizden ayrılırken ardımızda bambaşka bir şey bırakırlar: Kendimize dair daha önce bilmediğimiz bir yüzü.
Âdem, Mavi’nin yanında kendisine yaklaşıyordu.
Belki onu bu kadar unutamamasının nedeni buydu.
İnsan bazen bir başkasını değil, onun yanında olduğu kişiyi özler. Daha genç, daha cesur, daha açık, henüz dünyanın bütün ağırlıklarını tanımamış hâlini… Mavi’ye baktığında Âdem yalnız onu görmüyordu; kendi içinde henüz dokunulmamış bir ihtimali de görüyordu.
Sonra o ihtimal yarım kaldı.
Mavi gitti.
Ama giden insanlarla onların bıraktıkları boşluk aynı anda gitmez.
İnsan birinin yokluğuna alışabilir; fakat onun açtığı yere alışması çok daha uzun sürer. Çünkü yokluk başlangıçta sessizdir. Sonra yavaş yavaş konuşmaya başlar. Bir akşamın ışığında, tanıdık bir kokuda, kalabalığın içinde ansızın duyulan bir kahkahada yeniden belirir.
Âdem’in içinde Mavi böyle yaşadı.
Bazen bir isim olarak bile değil.
Bir renk gibi.
Uzakta görünen, yaklaştıkça dağılan bir renk.
Ona kızdı Âdem. Onu anlamaya çalıştı. Bazen kendisini suçladı. Bazen Mavi’nin onu neden sevmediğini düşündü. İnsan gençken sevgiyi kendi değerinin ölçüsü sanıyor. Sevilmediğinde yalnızca aşkını kaybettiğini düşünmüyor; kendisinde eksik bir şey bulunduğuna da inanmaya başlıyor.
Belki Âdem’in asıl yarası burada açıldı.
“Beni neden sevmedi?” sorusu zamanla başka bir soruya dönüştü:
“Bende sevilmeyecek ne vardı?”
İnsanın kendisine yönelttiği bazı soruların cevabı yoktur. Ama cevapsız olmaları onların susacağı anlamına gelmez.
Yıllar geçti.
Âdem’in hayatına başka insanlar girdi. Sevildi. Bir aile kurdu. Çocuk sahibi oldu. Çalıştı, üretti, düşündü, yaşlandı.
Fakat insanın içinde zaman aynı hızla ilerlemiyor.
Bazı duygular yaşlanıyor.
Bazıları ise ilk günkü yaşında kalıyor.
Mavi, Âdem’in içinde hep genç kaldı.
Belki hatıraların en acı tarafı da budur. Biz yaşlanırız, onlar yaşlanmaz. Aynada yüzümüz değişir; hafızamızdaki insan bize hâlâ yıllar önceki gözleriyle bakar.
Ve gün gelir, artık o insanı mı özlediğimizi yoksa kendimizin onunla birlikte kaybolmuş hâlini mi özlediğimizi ayırt edemeyiz.
Âdem de bunu hiçbir zaman bütünüyle ayıramadı.
Bir defter sayfasına şu soruyu yazması bundandı:
Ona âşık mıydım, yoksa yanındayken kendime mi yaklaşıyordum?
Belki aşkların en derininde bu belirsizlik vardır.
Birini severken biraz da kendimizin onda açılan hâlini severiz. Onun bakışı bize bir şekil verir. Sözü bizi yaralar. Sessizliği içimizde büyür. Sonra o gider ve biz, onun gözlerinde gördüğümüz kendimizle baş başa kalırız.
Mavi, Âdem’e ayna oldu.
Ama kırık bir ayna.
Âdem kendisini onda gördü; fakat hiçbir zaman bütün olarak göremedi. Her parçada başka bir yüz vardı. Birinde gururu, birinde yetersizliği, birinde sevgisi, birinde yalnızlığı.
Belki bu yüzden Mavi’nin hatırası huzur vermedi ona.
Bazı hatıralar insanın omzuna başını koymaz.
Karşısına oturur.
Ve susar.
İnsan da ömrü boyunca o suskunluğun ne söylediğini anlamaya çalışır.
Sonra Mavi’nin ölüm haberi geldi.
Âdem ağlamadı.
Pencereye baktı.
Bazı ölümler insanın içine gürültüyle girmez. Kapıyı kırmaz, insanı yere düşürmez. Yalnızca içeride yıllardır açık duran küçük bir pencereyi sessizce kapatır.
Âdem için Mavi’nin ölümü belki tam olarak buydu.
Artık hiçbir ihtimal yoktu.
Hiçbir rastlantı.
Hiçbir yeniden karşılaşma.
Hiçbir “belki”.
İnsan bazen birini kaybettiğinde geçmişi değil, geleceğin içinde gizlice sakladığı küçücük bir ihtimali gömer.
Âdem o gün Mavi’yi ikinci kez kaybetti.
İlkinde Mavi hayatından gitmişti.
İkincisinde ihtimali de gitti.
Ve insanın içinde bazı şeyler tam da o zaman yerini bulur. Acı bitmez. Fakat biçim değiştirir. Keskinliğini kaybeder, derine iner. Orada artık bir yara gibi değil, insanın kendi dokusuna karışmış eski bir iz gibi yaşamaya devam eder.
Mavi de zamanla Âdem’in içinde böyle kaldı.
Artık ona ulaşmak istemiyordu.
Artık geçmişi değiştirmek istemiyordu.
Belki cevap bile istemiyordu.
Yalnızca onun bir zamanlar var olmuş olduğunu ve kendi hayatından geçerken orada geri alınamayacak bir değişiklik yaptığını biliyordu.
İnsanların hayatımızdaki gerçek yeri belki de budur.
Bizimle ne kadar kaldıkları değil, gittikten sonra içimizde ne kadar değişmiş bir dünya bıraktıkları.
Bazıları yanımızdan ayrılır ve hayat kaldığı yerden devam eder.
Bazıları ise gittikten sonra hayat devam eder ama artık aynı hayat değildir.
Mavi, Âdem için ikinci türdendi.
Bir aşkın hatırası olmaktan çıkıp onun düşüncesine, yalnızlığına, merhametine ve kendisine bakma biçimine karıştı.
Belki Âdem onu hiç unutmadı.
Ama unutmak zaten her zaman iyileşmek değildir.
Bazen insan unutmadan da yoluna devam eder.
Hatırayı bir yük gibi değil, vücudundaki eski bir yara izi gibi taşımayı öğrenir. Elini üzerine koyduğunda hâlâ bir şey hisseder; fakat artık o sızı onu durdurmaz.
Mavi’nin Âdem’de bıraktığı şey de sonunda böyle bir sızıydı.
Ne bütünüyle aşk.
Ne bütünüyle pişmanlık.
Ne de yalnızca özlem.
Daha çok, insanın içinde yıllarca yaşayan ve adı her anıldığında geçmişin kapısını hafifçe aralayan o tarif edilmez duygu:
Olabilirdi.
Belki insanın en büyük hüzünlerinden biri budur.
Olmamış şeyleri hatırlamak.
Yaşanmamış bir hayatı özlemek.
Ve hiçbir zaman gerçekleşmemiş bir ihtimalin yasını tutmak.
Mavi, Âdem’in hayatında kaldığı için değil, yarım kaldığı için bu kadar uzun yaşadı.
Çünkü bazı insanlar hayatımızdan gider.
Ama bıraktıkları boşluk gitmez.
Zamanla biz o boşluğun çevresinde büyürüz.
Ve bir gün anlarız ki artık özlediğimiz şey onların geri dönmesi değildir.
Yalnızca bir zamanlar, onların yanında olduğumuz o insanın dünyada gerçekten yaşamış olduğunu bilmek isteriz.


