CEMALKARA

Bakü’den Gence’ye: Bir Hicret ve Hasret Şarkısı

Bazen bir şehirden ayrılmak yalnızca mesafe katetmek değildir; insan sesini, hatıralarını ve yarım kalmış sözlerini de geride bırakır. Bakıdan Gəncəyə adlı eserimi, tam da bu duygunun çevresinde kurdum. Bakü’den Gence’ye, Tiflis’ten Kars’a ve İstanbul’a…

Bakü’den Gence’ye: Bir Hicret ve Hasret Şarkısı

Bazen bir şehirden ayrılmak yalnızca mesafe katetmek değildir; insan sesini, hatıralarını ve yarım kalmış sözlerini de geride bırakır. Bakıdan Gəncəyə adlı eserimi, tam da bu duygunun çevresinde kurdum. Bakü’den Gence’ye, Tiflis’ten Kars’a ve İstanbul’a uzanan yol, iki insanın kavuşma arzusunu taşısa da aslında giderek büyüyen bir hasret haritasına dönüşüyor.

Tarih ile kurgu arasındaki hikâye

Eserin merkezinde Gülbanu ile tarzen Fərid bulunuyor. Gülbanu, Bakü’de yaşayan bir petrol ailesinin kızıdır. Fərid ise sesi ve sözü kadar tarıyla da var olan bir müzisyendir. Birbirlerini buldukları dünya, siyasi ve toplumsal sarsıntılarla parçalanınca aynı hikâyenin iki ayrı yolcusu hâline gelirler.

Bu kişiler ve yaşadıkları aşk kurmacadır. Bununla birlikte hikâyenin arka planını, Bakü’nün 1918-1920 arasındaki çalkantılı tarihinden ilhamla oluşturdum. Mart Olayları, Azerbaycan Halk Cumhuriyeti döneminde Gence’nin üstlendiği rol, Nisan 1920’deki Sovyetleşme ve ardından yaşanan muhaceret, anlatının tarihsel ufkunu belirliyor. Amacım bir tarih belgeseli kurmak değil; büyük kırılmaların sıradan insanların hayatında açabileceği yarayı bir şarkının diliyle düşünmekti.

Bakü’den başlayan ayrılık

Hikâyede Bakü, yalnızca başlangıç noktası değildir. Hazar, ay ışığı, kalabalık bir meclis ve dile gelen tar, Gülbanu ile Fərid’in birbirini ilk kez fark ettiği dünyanın parçalarıdır. Bu nedenle şehir, hem aşkın doğduğu yer hem de kaybedilen hayatın simgesidir.

“Xəzər bir piyalə,
Ay üzür şərabda…”

Bu iki dizede Hazar’ı bir kadehe, ayı da onun üzerinde yüzen bir yansımaya dönüştürdüm. Sahnenin romantik görünmesine rağmen altında bir geçicilik duygusu var. Su üzerindeki ay nasıl tutulamazsa bu karşılaşmanın yarattığı mutluluk da uzun süre korunamaz.

Gence bağlarından muhaceret yoluna

Gence, anlatıda sevginin sözle ve yeminle pekiştiği yerdir. Nar çiçekleriyle kurulan bahar görüntüsü, yaklaşan felaketin karşısında özellikle kırılgan durur. Ardından yön değiştiren rüzgâr, Gülbanu’yu taşıyan gemi ve geride kalan çırağın ışığı gelir.

Fərid’in yolu ise Gence’den Tiflis’e, oradan Kars’a ve sonunda İstanbul’a uzanır. Buradaki şehir adlarını basit duraklar olarak değil, ayrılığın farklı yüzleri olarak düşündüm. Her sınır geçişinde memleket biraz daha uzaklaşır; Gülbanu’ya ulaşma umudu ise hem güçlenir hem de belirsizleşir. Böylece coğrafi hareket, iç dünyadaki sıkışmışlıkla karşı karşıya gelir.

Şarkının ana düşüncelerinden biri şu sözlerde belirginleşiyor:

“Hər şəhər bir hicran,
Dönür qəm məclisə.”

Yol uzadıkça şehirler yeni bir başlangıç sunmak yerine aynı ayrılığın başka bir sahnesine dönüşür. Fərid için Kars’ın kış gecesi de İstanbul’un akşamı da Gülbanu’nun yokluğuyla anlam kazanır.

Bir karakter olarak tar

Bu hikâyede tarı yalnızca eşlik çalgısı olarak görmüyorum. Tar, Fərid’in konuşamadığı yerde konuşan; kaybettiği sese ulaşamadığında onu yeniden çağıran bir anlatıcıdır. Tellerden çıkan her ses, sevgilinin hatırası ile memleket özlemini birbirine bağlar.

Başlangıçta iki insanı tanıştıran tar, ilerleyen bölümlerde ayrılığın tanığı olur. Sonlara doğru susması ise sıradan bir sessizlik değildir. Sözün, ezginin ve ümidin aynı anda kesildiği bir eşiği temsil eder. Buna rağmen Gülbanu’nun adı yankılanmayı sürdürür. İnsan dönemese bile sesin dönebileceği düşüncesi, eserin duygusal omurgasını oluşturur.

Nihavend makamı ve 3/8 usulü

Bakıdan Gəncəyə, 3/8 usulünde ve Nihavend makamında yazılmış bir tesniftir. Nihavendin içli fakat bütünüyle karanlığa kapanmayan karakteri, anlatmak istediğim duyguya uygun bir alan açtı. Eserde yalnızca yas değil; hatırlama, arama ve çok uzakta da olsa sesini ulaştırma arzusu da bulunuyor.

3/8’lik hareket ise hikâyedeki yolculuk hissini destekliyor. Kısa ve döngüsel vuruşlar, bir yandan ilerleyen adımları ve değişen şehirleri çağrıştırırken diğer yandan insanın aynı hatıraya tekrar tekrar dönmesini mümkün kılıyor. Böylece müzik ilerliyor, fakat anlatıcının kalbi geçmişte kalıyor.

Tar, kamança ve balabanın kurduğu dünya

Eserin ses dünyasını tar, kamança ve balaban çevresinde tasarladım. Tar, anlatının merkezindeki kişisel sesi taşırken kamança daha keskin ve içe işleyen bir duygu çizgisi oluşturuyor. Balaban ise nefesli yapısıyla uzaklık, bozkır ve yol hissini kuvvetlendiriyor. Bu çalgıların birlikteliği, hikâyenin Kafkasya’dan Anadolu’ya uzanan coğrafi atmosferiyle bağ kuruyor.

Söz ve müzik bana ait. Orkestrasyon ve düzenleme aşamasında Suno AI kullandım. Yapay zekâyı hikâyenin veya bestecilik kararlarının yerine geçen bir unsur olarak değil, tasarladığım müzikal atmosferin işlenmesine yardımcı olan bir üretim aracı şeklinde değerlendirdim.

Gülbanu’nun ışığı

Şarkı boyunca tekrar eden ışık, çiçek, deniz ve ses imgeleri aynı sorunun çevresinde dolaşıyor: Bir insandan geriye ne kalır? Gülbanu uzaklaşırken kıyıda kalan ses, Fərid’in elinde ezgiye dönüşüyor. Nar çiçeği kısa mutluluğu, gemi geri dönülmez ayrılığı, çırağın ışığı ise direnme gücünü temsil ediyor.

Benim için bu anlatının en önemli tarafı, kavuşmanın gerçekleşip gerçekleşmemesinden çok hatıranın nasıl taşındığıdır. Fərid memleketine dönemese ve beklediği hayata ulaşamasa bile Gülbanu’nun adı şehirler arasında dolaşmayı sürdürür. Bu nedenle eser, bir aşk hikâyesi olduğu kadar sürgün, muhaceret ve aidiyet üzerine de düşünür.

Sesin ulaştığı son kıyı

Bakıdan Gəncəyə, tarihsel bir dönemin gölgesinde kalan iki kurmaca insanın hikâyesini anlatırken ayrılığın coğrafyayı nasıl değiştirdiğine bakıyor. Yol bitse bile bazı seslerin yolculuğu sürer. Eserin müzikal atmosferine ve Gülbanu ile Fərid’in dünyasına eşlik etmek isterseniz bağlantıdaki videoyu izleyebilirsiniz.

Yazılar